1. HABERLER

  2. EKONOMİ

  3. Doğu Karadeniz'in can damarı
Doğu Karadeniz'in can damarı

Doğu Karadeniz'in can damarı

Çay, Doğu Karadeniz'in ekonomik ve sosyolojik yapısını değiştiren en önemli faktör. Çaydan sonra bölgeden göçün durduğunu söyleyen 87 yaşındaki Osman Akbeniz, çayın Doğu Karadeniz için hayati bir öneme sahip olduğunu söylüyor.

A+A-

ürkiye’de 80 yıldır yetiştirilen çay, bugün 1 milyon kişinin ekmek kapısı. Ülkemizde sadece Doğu Karadeniz’de yetiştirilen çay, Çaykur yetkililerinin verdiği bilgiye göre, bölge ekonomisine yıllık 2.5 milyar liralık katkı sağlıyor.

Çay Türkiye'ye Rusya'dan getirildi. 1924 yılında başlayan üretim, 1940 yılında çıkartılan Çay Kanunu ile hızla arttı.

1947 yılında Rize’de ilk yaş çay işleme fabrikasının kurulmasıyla, halkın çay dikmesi için destekler çoğaldı. Bölgeye tohum dağıtılıp, bu tohumu ekip yetiştirenlere ise dönüm başına 50 lira destekleme ücreti verildi. 

Göçü önlemiş

87 yaşındaki Osman Akbeniz, Rize’nin Ardeşen ilçesi, Armağan köyünde yaşıyor. Türkiye'de ilk çay tarımı yapanlardan biri. Bu köyde doğduğunu, çalışmak için başka şehirlere de gittiğini ama çay tarımının para kazandırmasıyla köyüne geri döndüğünü anlatıyor. 

Sekiz çocuğu olan Osman dedenin 65 dönümü çaylık olmak üzere, 70 dönüm arazisi var. Ve gururla ‘bütün çocuklarımı çayla büyüttüm’ diyor.

Sorularımıza Türkçe ve Lazca karışık cevaplar veren Osman dedeyi anlamadığımız yerde imdada kendi deyimiyle köyün 75'lik 'delikanlıları' yetişiyor.

Türkçeyi ilkokulda öğrenen Osman dedenin hafızası 60 yaşında ihtiyarlayan büyükşehir insanlarını şaşırtacak kadar berrak; yaşama sevinci ise hâlâ yerinde. 

50 lira avans hatırına

Akbeniz başlangıçta bölge halkının çay bitkisinin değerini anlamadığını ancak verilen destekleme ücretini almak için çay dikmeyi kabul ettiğini söylüyor. Beş yıl sonra çay hasadı yapmaya başladıklarında ise çay artık bölgenin en önemli geliri haline gelmişti.

"1932 yılından beri her şeyi hatırlıyorum" diyen Osman dede, neden ve nasıl çay diktiğini, kendi şivesiyle ve olanca samimiyetiyle anlatıyor:

"Çaydan önce zor geçiniyorduk. Sadece fındık ve elmamız vardı. Fındık iyi olursa iyi geçiniyorduk. Yoksa geçinemiyorduk. Fındık bir sene dökerdi, bir sene dökmezdi, yani ürün vermezdi.

Sonra 1950 yılında çay çıktı. Bizden tepelere 1 metre boyunda kanal yani set  yapmak şartıyla çay dikmemizi istedi devlet. Bir de çay dikenlere dönüm başına 50 lira avans verdiler. Çaydan çok o 50 liranın hatırı için diktik. Hatta 50 lirayı duyunca nereye dedilerse diktik çayı."

Üzerine kar yağan tek çay

Türkiye’de çay tarımı Doğu Karadeniz’de Artvin’den başlayarak Ordu ilinin Fatsa ilçesine kadar olan kuşakta yapılıyor. Bu bölge içerisinde başta Rize olmak üzere Ordu, Giresun, Trabzon ve Artvin illerinde çay yetiştiriliyor. Burası dünyada çay yetiştirilen alanlar arasında en yüksek rakımlı bölge.

Doğu Karadeniz halkı dünyada üzerine kar yağan tek çayı yetiştirdiklerini gururla anlatıyor. Yüksek rakımın çaya olumlu etkisi ise, tropik ülkelerde görülen zararlı böceklerin bu rakımda yaşayamaması. Yani çaya ilaç atmaya gerek kalmıyor. Böylece çaya gübre haricinde kimyasal madde değmiyor. 

Osman dedeye göre çay bölgenin sadece ekonomik yapısını değil görünümünü de değiştirdi:

"Bu gördüğünüz tepelerde hiçbir şey yetişmezdi. Biz bu tepeleri kazıyarak setler kurduk ve oralara çay diktik. Başta inek gübresi kullanıyorduk. Ancak sonra toz, yani kimyasal gübreler çıktı. O gübreyi de atınca çay adeta fışkırdı. Bütün bu kel olan tepeler yemyeşil oldu."

'Makas çıktı rahat ettik'

Çay bitkisi yılda dört kez hasat ediliyor. Üstteki iki buçuk yaprak makasla kesiliyor. Bir kişi elle 25 kilo toplayabilirken, makas sayesinde hasat 250-300 kiloya kadar çıkıyor. Bu da zamandan ve işçilik maliyetinden kazandırıyor.

Osman dede de makastan sonra işlerin değiştiğini anlatıyor.

"Eskiden çayı elle topluyorduk. Ellerimiz yara bere olurdu. Makas çıktı rahat ettik. Makas yokken günde 20 kilo zor toplardık. Şimdi 200 kilo toplayabiliyoruz. Ancak makasla toplarken de insaflı olmak lazım. Çayın üst yapraklarını makasla almak lazım. Çok aşağıdan kesersen çayın kalitesini bozarsın. Çayın içi dal dolar."

Çay alımı

Çayın toplandığı gün fabrikaya teslim edilmesi gerekiyor. Çaykur ve özel çay fabrikalarının bütün bölgeye yayılmış binlerce çay alım bürosu bulunuyor.

Çayını sarp araziden toplayan üretici, en yakın köydeki alım bürosuna getirerek, defterine işletiyor. Ödeme zamanı ise defter kaydına göre parasını tahsil ediyor.

Osman dede, eskiden çayı toplamakla işin bitmediğini, fabrikaya teslim etmenin de ayrı bir sıkıntı olduğunu söylüyor. Şimdi ise çay alım bürolarının köylerin içine kadar gelmesinin hayatlarını nasıl kolaylaştırdığını anlatıyor.

"Biz bu çaydan çok sıkıntı çektik" diye başlıyor anlatmaya.

"Eskiden çayı toplar, sırtımızda ambara kadar götürürdük. Ambar, yani çay alım evi Ardeşen’de, tam 8 kilometre. Bütün köylü oraya kadar 50-60 kiloluk çuvalları sırtında taşırdı. Ancak ambara gittiğimizde eğer ambar doluysa çayı teslim edemezdik. Çok yoğun oluyordu o sıralarda. O çuvalları sırtımıza alır diğer ambara kadar götürürdük. O zamanlar araba falan yoktu. Doğru düzgün yol bile yoktu. Çay cüzdanlarımızı teslim eder, çayımızın işlenmesini beklerdik.

Sonra köye yakın bir alım evi kurdu Çaykur, köyün 4 kilometre uzağına. Yakınımıza geldi diye çok sevindik. Bayıldık bu işe.

Daha sonra 1964 yılında alım evi köyün içine kadar geldi. Millet kapısında kuyruk oldu. Yavaş yavaş ortalık çay doldu. Çay para getirince bizim millet parayı nereye kullanacağımızı şaşırdık. Çünkü hizmeti az, parası bol."

Çay alımı

Çayın toplandığı gün fabrikaya teslim edilmesi gerekiyor. Çaykur ve özel çay fabrikalarının bütün bölgeye yayılmış binlerce çay alım bürosu bulunuyor.

Çayını sarp araziden toplayan üretici, en yakın köydeki alım bürosuna getirerek, defterine işletiyor. Ödeme zamanı ise defter kaydına göre parasını tahsil ediyor.

Osman dede, eskiden çayı toplamakla işin bitmediğini, fabrikaya teslim etmenin de ayrı bir sıkıntı olduğunu söylüyor. Şimdi ise çay alım bürolarının köylerin içine kadar gelmesinin hayatlarını nasıl kolaylaştırdığını anlatıyor.

"Biz bu çaydan çok sıkıntı çektik" diye başlıyor anlatmaya.

"Eskiden çayı toplar, sırtımızda ambara kadar götürürdük. Ambar, yani çay alım evi Ardeşen’de, tam 8 kilometre. Bütün köylü oraya kadar 50-60 kiloluk çuvalları sırtında taşırdı. Ancak ambara gittiğimizde eğer ambar doluysa çayı teslim edemezdik. Çok yoğun oluyordu o sıralarda. O çuvalları sırtımıza alır diğer ambara kadar götürürdük. O zamanlar araba falan yoktu. Doğru düzgün yol bile yoktu. Çay cüzdanlarımızı teslim eder, çayımızın işlenmesini beklerdik.

Sonra köye yakın bir alım evi kurdu Çaykur, köyün 4 kilometre uzağına. Yakınımıza geldi diye çok sevindik. Bayıldık bu işe.

Daha sonra 1964 yılında alım evi köyün içine kadar geldi. Millet kapısında kuyruk oldu. Yavaş yavaş ortalık çay doldu. Çay para getirince bizim millet parayı nereye kullanacağımızı şaşırdık. Çünkü hizmeti az, parası bol."

Tavan fiyat 1.5 lira

Çay bugün bölge halkının en önemli gelir kaynağı. 206 bin aile çay üretimi yapıyor. Yaklaşık 1 milyon kişi çay üretiminden ekmek yiyor. Çayın bölgeye yıllık katkısı 2.5 milyar lira civarında.

Bölgede 250'nin üzerinde çay fabrikası var. Çay piyasasını belirleyen en büyük alıcı ise devlete ait olan Çaykur. Çaykur 47 fabrikasıyla bölgede yetişen çayın yüzde 60’ını işliyor. Geri kalan ise özel sektör tarafından değerlendiriliyor.

Devlet her yıl tavan fiyat belirleyerek üreticiden destekleme alımı yapıyor. Bu yıl çayın kilosu için 1.5 lira fiyat belirlendi.

Üretici kota artsın istiyor

Osman dedeye bu fiyatın yeterli olup olmadığını, çay yetiştirmeyle ilgili sorunların ne olduğunu sorduk. Bütün sorularımıza geçmişe dönerek cevap verdiği gibi, bu soruda da yine eskilerden başladı:

"Demirel zamanıydı. Demirel 17 tane daha çay fabrikası yapma kararı almıştı. Ama yetişmedi. İnkılap oldu. Çay fabrikaları yapılmadı. Millet birbirine girdi. Bir hafta çaylarımızı satamadık. Sonra Özal gelince bu kargaşalığı ele aldı. Çayı dönüme vurdu. Herkese dönüm başına 350 kilodan aşağı olmamak üzere kontenjan, yani çay satma hakkı verdi. O kontenjan, yani kota bizi kurtardı da, rahat rahat malımızı veriyoruz şimdi. Ama bu yeterli değil.

Çayımız dönüme 1 ton, 1.2 ton veriyor. Devlete 350 kilosunu sattıktan sonra elimizde kalanı özel sektöre veriyoruz. Ama özel sektör daha ucuza alıyor. Mesela bu yıl devlet kilosunu 1.5 liraya alıyor, özele ancak 1 liraya verebiliyoruz.

Ne yapalım, kotamız dolunca yapacak bir şeyimiz kalmıyor. Bugün en büyük zorluğumuz kotadan."

Kaçak alanlara kota

Ancak Osman dedeye göre kota konusunda sıkıntı yaşayan köylülerin problemleri biraz da kendilerinden kaynaklanıyor.

"Şimdi bizim köylü uyanıklık yapmaya kalktı. Zamanında az vergi verelim düşüncesiyle, tarlasını az yazdırdı. 20 dönüm tarlası varsa 10 dönüm yazdırdı. Kota biraz da o nedenle problem. Adamın 20 dönüm çay tarlası var ama 10 dönüm göründüğü için 10 dönüm kotası var.

Bir zamanlar parayla kota yazdırabiliyorduk. Şimdi tarihini tam hatırlamıyorum, dönem başına 500 lira verip kota ekletebiliyorduk. Ben o zaman 2500 lira verip 5 dönüm daha kota almıştım. O nedenle şimdi benim kota derdim yok. Ama az yazdıranların derdi kota.

Şimdi tekrar kotanın artacağını söylediler. Kaçak ekilen alanlara kota vereceklerini söylediler ama ben inanmadım. Çünkü yeni fabrika yapılmadan kotayı artıramaz. Aldığı çayı ne yapacak?"

Üretim 230 bin, tüketim 300 bin ton

Yaş çayın, kuru çay haline getirilmesi ise ayrı bir işlem. Bilgi ve teknoloji gerektiriyor. Yüzde 70’i su olan yaş çay yaprakları, fabrikalarda önce kıvrılıp, sonra hava üflenerek kurutulup, kesilerek, aromasını alması sağlanıyor. 5.5 kilo yaş çaydan 1 kilo kuru çay üretiliyor.

Türkiye'de çay üretimi, Çaykur ve özel sektör toplandığında 230 bin ton civarında gerçekleşiyor. Tüketimin ise 300 bin ton civarında olduğu tahmin ediliyor. Rakamların net olarak tespit edilememesinin sebebi ise özellikle Güneydoğu’da tüketilen 'kaçak çay'.

'Ölünceye kadar yaşayacağım'

Osman Akbeniz’e çaydan başka bir şey yetiştirip yetiştirmediklerini, Karadeniz’de yaşlıların günlerini nasıl geçirdiklerini soruyoruz. Hâlâ tarlada çalışmaya devam eden, boş zamanlarında da marangoz atölyesinde sandalye üreten Osman dede, "Çaydan başka bir şey ekemiyoruz; mısır ekiyoruz, büyüyünce rüzgar kırıyor, ürün vermeden heba oluyor. Geçen sene bir dönüm bostan yaptık, mısır ve sebze yetiştirelim diye, bir baktık her şeyi yemişler. Kim yedi, onu da bilmiyoruz; ya kuşlar, ya çakal yedi.

Şimdi sandalye imal ediyorum. Aşağıda marangozhanem var, orada marangozluk yapıyorum. Babamdan 632 metre tarla miras kalmıştı, şükür 70 dönüm arazim var.

Günlerim çok tatlı geçiyor, emekliliğin keyfini yaşıyorum. Arada hastalıklar çıkıyor ama ilaç kullanıyorum geçiyor. Ölünceye kadar yaşayacağım" diyor.

Kaynak: Aljazeera

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.