1. HABERLER

  2. DÜNYA

  3. İşte El-Kaide'nin itikadı
İşte El-Kaide'nin itikadı

İşte El-Kaide'nin itikadı

Daha önce tekfir ahkamı ve oy kullanma meseleleri ile ilgili yaptığı itikad açıklamalarını yayınladığımız El-Kaide'nin itikad hususunda Türk ordusuna ve halkına nasıl baktığını izah eden açıklamalarını yayınlıyoruz.

A+A-

El-Kaide'nin itikad beyanında Türk ordusu ve halkı ile ilgili inancı;

Türkiye ve ona benzeyen küfür ve riddet devletlerinde orduya girmeye gelince; Caiz değildir çünkü o mürted devletin ordusudur ve kim bu orduya iştirak ederse, ona asker olursa böylece o kâfirlerin ordusundan bir askerdir, onlara istekli, kalabalıklarını çoğaltan, devletlerinin, nizamlarının, kanunlarının himayesine yardım için hazır bir askerdir. Çünkü genelde bu orduya giriş, konulmuş olan kanunlara yardımdan başka, diğer küfür işlerini de içeriyor ve çoğu zaman masiyete, günaha ve şeriata muhalefete düşmeye götürüyor. Asker, küfür kelamını duyuyor ve belki de küfür kelamına ya da ameline zorlanıyor, kâfir tagutların tazimi gibi, lanetli Atatürk gibi, Türkiye devletine ve kanunlarına, bayrağına tazim gibi, onu korumaya ve onun uğrunda ölmeye yemin gibi ve daha başkaları.

Bu orduya girmek caiz değildir bilakis onun aslı küfür olmasıdır, Allah korusun.

Ancak her orduya gireni tekfir ediyor muyuz? El-cevap: Afiyet ve genişlik durumuna (onlarla harp durumunda olmadığımızda) gelince, hayır etmeyiz. Bilakis, ta ki onun haline bakıncaya kadar (hüküm vermeyiz), sonra riddet babında ve tekfir meselesinde belirlenmiş olanın uygunluğuna göre onun hakkında hüküm veririz. Nitekim daha önce onun usulüne işaret edildi. Çünkü o insanlar için orduya girişte, onların tekfirini engelleyen özürler olabileceği tasavvur edilebilir.Hakim devlet sultasını bir tarafa bırakaraktan, giren kişinin dinini muhafaza ettiği, küfre ve masiyetlere iştirak etmediği yönündeki iddiasıyla birlikte, tevil ve ülke ordusu olması zannı gibi ya da bu meseledeki bu caiz mi yoksa değil mi sözünü bir tarafa bırakaraktan, mürted devlet ordusu olduğunu bilen, ancak o ordu kademelerinde yükselerek sultaya karşı inkılap yapmayı isteyerek giren kimse gibi, ya da cihadi bir amaca ulaşmak için giren kimse gibi, ya da ikrah (şer’an muteber ikrah) ile mazur olan kimse gibi ya da o zorla yapılanın, şer’an muteber ikrah olduğuna dair tevil gibi. Allahu A’lem.

Savaş zamanına, mürted devletlerden biri ile harbe ve savaşa girmemiz durumuna gelince;Şüphesiz biz onların ordusuyla İslam şeriatından uzak duran mürtedlerle savaşır gibi savaşırız. (Ordularının) fertlerine gelince, kendisini küfürden kurtaracak bir özrünü bilmediğimiz kimse, onu kâfir kabul eder, savaş hükümlerinde ve malı almada ona kâfir muamelesi yaparız. Öyleyse asıl olan, o anda onların ordularına, mürtedlere yapılan muamelenin yapılmasıdır, onlarla olmakta mazur olanın hali müstesna. Nitekim buda bilinen ve denenmiş olduğu üzere nadirdir, azdır.

Bizim burada, bu meselenin kendisinde çok söz söylenen mesele olduğunu uyarmamızla birlikte, onun hakkında tartışma ve münakaşa şekilleri pek çok oldu, o meselede detaylar ve tafsilatlar harekete geçirildi, onların bazısı hükme etki eden faydalı, bazısı ise cedelleşmeler türünden, kavgadan öteye gitmeyen, ameli bırakıp sözle meşgul olma babındandır. Yine biz mücahid gençler arasında çoğunlukla neyin tartışıldığını ve onda sürekli bir şekilde neye daldıklarını biliyoruz: Genel olarak bu taife mürted mi yoksa onlar muayyen olarak mı mürtedler… ? Bizim buradaki sözümüz cihad ahkâmı ile bağlantılı olduğundan, ister bununla ister onunla denilsin, bu tafsil ve tefsir ile alakalı olan büyük bir fayda görmüyoruz, her iki durumda da onlara savaşta ve malı almada mürted muamelesi yapılıyor ve bu özet olarak burada durumun gerektirdiğidir. AllahuA’lem.

Türkiye halkına nasıl bakıyorsunuz? Sualine gelince;

Biz Türk halkına, genel olarak müslüman bir halk olarak bakıyoruz ve şu ibareyi telaffuz ediyoruz: “Müslüman Türk Halkı” ve buna benzer ibareler kullanıyoruz, onlar diğer Müslüman halklarımız gibidir.

O asla ve galibe binaendir. Asla gelince; Türk halkının, müslümanların çocukları müslümanlar olduğu aşikârdır ve onlardan yetişen (birinin), yetişip büyümesinden beri ve devamlı olarak İslamı (iki şahadeti) söylüyorlar ve onların davası İslam. Galibe gelince, çünkü biz halkın çoğunun Allah’a hamd ile gerçekten müslüman olduklarını zannediyoruz. Her ne kadar Türk halkının içinde, Hristiyanlardan (Ermenilerden ve onlardan başkaları), Yahudilerden olan aslî kâfirler, laik olup dinden tamamen soyutlanmış her şeyi mubah kabullenenlerden olan zındık ve mürtedler, Nusayriler (Aleviler) gibi, kabirlere ibadet eden aşırı sofiler gibi İslam’a müntesip kâfir fırkalar, sapmışlar ve onların benzerleri olsa da, Türk halkının avamının çoğunluğu; şehirlerde, köylerde, kasabaların içinde, etrafında ve derinliklerinde, onlar çoğunluk olanlardır ve onlar genelde ve toplamda sıhhatli bir şekilde İslam üzere kalanlardır. Allahu A’lem. Onların çoğunluk olmadığı takdir edilse bile, ta ki kâfirlerin adedinin ve hacminin üstün olduğu neticesini çıkarıncaya kadar, sayarak incelememiz hikmetten ve sağduyudan (aklı selim den) değildir. Bilakis aslın ve galibin birlikte bulunup ağır basmasıyla, hayra yorma ve ona meylin ağır basmasıyla birlikte zikrettiğimiz zahir olan ile yetiniriz.

Diğer taraftan “Müslüman halk” ibaresinin en kötü ihtimallerde bile “olduğu hali dikkate alma” üzerine yorulması mümkündür. Böyle olması, edebe de onda güdülen siyasete de aykırı olmaz. Allah en iyi bilen ve en hikmetli olandır. Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh.

Şu sözünüze gelince: Türkiye’deki âlimlere ve halka ne nasihat ediyorsunuz?

Biz âlimlere nasihat ediyor ve onlara vacip olan kıyamı hatırlatıyoruz. Allah’ın onlara emrettiği gibi; “Hani kitap verilenlerden: "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diye kesin söz almıştı.” (Ali İmran 187), Allah’ın kendileri hakkında şöyle dediği kimseler olmalarından sakındırıyoruz; “Ey iman edenler, gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve (hristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele.” (Tevbe 34)Bilmeleri gerekir ki insanlar onlara bakıyor, eğer onlar istikamet üzere olurlarsa insanlarda istikamet üzere olurlar, eğer onlar bozulursa insanlarda bozulur. Bu büyük bir emanettir ve onlara düşen ilimleriyle, davetleriyle, dilleri ve sözleriyle, kalemleriyle Allah yolunda cihad etmeleri, hakka ve ehline yardım etmeleri ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamalarıdır. İlme müntesip herkesin bilmesi gerekir ki şer’i delillerin ve algılamanın gösterdiği gibi âlimler sınıf sınıftır.

Din ve ahiret âlimleri; bunlar Allah’ın yanındakini tercih ederler, Allah korkusu onları dizginler, ilim onları Allah’ın hakkını yerine getirmeye sevk eder. Ve onlar kazananlardır, felah bulanlardır, Allah’a bağlı olanlar, Allah’a yardım edenler, O’nun yanındakileri umanlardır.

Dünya âlimleri; onların maksadı, ilimleri ile dünyayı ve onun kırıntılarını talep etmektir. İlmi ve dini geçici gayeleri için kullanırlar; mallar elde etmede, yiyeceklerin ve içeceklerin, meskenlerin, manzaraların ve daha başkalarının lezzetlerinden faydalanmada ya da makam, mevki elde etmede ve yeryüzünde büyüklenmede kullanırlar. 

Yine bu ikinci kısımdandır ki: Kalabalıkların âlimleri, onların hedefi insanların rızası ve onların yanında itibar elde etme, şöhret ve toplumsal güçtür.

Öyleyse onlara düşen felaha erenlerden olan birinci kısımdan olmayı seçmeleri ve Allah’ın yanındakileri fani olanlara tercih etmeleridir.

Türkiye’deki halka nasihatımıza gelince; Nasihatımız, Allah’ın kendilerini boş yere ve başıboş yaratmadığını hatırlatmamızdır. Ve onlar aynı şekilde mesuldürler ve yükümlüdürler. Onlara düşen, yalnızca Allah’ın ubudiyyetini (kulluğunu) yerine getirmeleri, Allah Azze ve Celle’ye itaat üzere dosdoğru olmalarıdır. Yine, sırların açıldığı zaman olan kıyamet gününde ve her kulun fert olarak ve tek başına rabbine geleceği günde, onların kendilerine fayda vermeyeceğini bilmeleridir. (Kişi) hak yoldan saptığında, sapıklık içine girdiğinde, döndüğünde ve helak yolunu tuttuğunda, onlar kendisine fayda vermeyecektir ve aynı şekilde, hiçbir kimseye de şöyle demesi de fayda vermeyecektir: Muhakkak ben falana ya da büyüklerden, liderlerden, şeyhlerden, babalardan, atalardan bilmem kime tabi oldum. Muhakkak Allah, bu peygamber, din ve Kur’ân ile insanlığa hücceti ikame etmiştir. Allah Subhanehu ve Teâla yarattıklarının tümüne gerekçe göstermiştir.

Dînî ilmi öğrensinler, kitap ve sünnete tutunan sıdk ve doğruluk ehlini seçsinler ve onlarla beraber olsunlar, AllahuTeâla’nın muradından (neyi istediğinden) ve hükümlerinden sorsunlar ve o hükümleri bilmeyi ve anlamayı talep etsinler. Allah’a, dinine ve onun dostlarına yardım edenler olsunlar.

Muhakkak ki Türk halkı büyük bir millettir. Allah onları İslam’a girdiklerinde izzetli kıldı, yine onun sebebiyle bereketli kıldı ümmetler arasında onlar için, yeniden İslam’a dönüp sarılmadıkça izzet olmayacaktır. Ne batının nede doğunun içine atılmakla ve nede demokrasiden, laiklikten ve onlardan başkalarından olan kâfirlerin menheclerine tabi olmakla (izzet bulamayacaklardır). Onların hepsi bir kısımda, İslam ise dünyada Allah’ın dini, hürriyet, izzet, değer, şan ve saadet dini, ahirette ise kurtuluş dini olarak diğer bir kısımdadır. Allah dilediği kimseyi doğru yoluna iletir.

Şu sözünüze gelince: Şeyh Ebu Muhammed El-Makdisi’nin – Allah onu muhafaza etsin – “Tekfirde aşırılıktan sakındırmada otuz risale” adlı kitabının “Ayırım yapmaksızın seçimlere katılan herkesin tekfiri” adlı bölümünde ki şu sözü hakkındaki görüşünüz nedir? : “Bu nedenle, kendisine hüccet ikamesi yapılmadan ve kanun koyan milletvekillerinin yaptıkları işin hakikatini ona bildirmeden, İslam dinine ve âlemlerin Rabbinin birlenmesine aykırı olan küfre sokan amellerden neyi işlediği açıklanmadan, onun benzerlerinin tekfirine kalkışmak yerinde olmaz. Buna rağmen (durum kendisine açıklanıp, gerekli hüccet ikamesi yapılmasına rağmen), onları seçmede ısrar ederse, küfre girer.”

Diyoruz ki; bu sözde ittifak ediyor ve onu doğru görüyoruz ve bu umum ve geneldir.

Fakat kim bu seçmene hücceti ikame ediyor ve ne zaman onun üzerine hüccet ikame edildi ve şüphesi zail oldu (sona erdi) deniliyor. Aslen onun gibisi, şüphe etrafında kendisine denilenleri anlıyor ve idrak ediyor mu? İşte bu durumların tam bir şekilde gözetilmesi gerekiyor, sadece “falana ya da filana muhakkak hüccet ikame edildi ve o müstekbir bir ısrarcı oldu, sanki onu hiç duymadı” iddiası yeterli olmaz. (Bu iddiadan) Sonra da onun tekfirine girişiliyor, işte muhakkak bu cüretkârlıktır, risktir ve taşkınlıktır. Özelliklede böyle ince bir meselede, öyle bir mesele ki malum ve meşhur olduğu üzere âlimlerden birçoğu onun cevazına ya da ıslah amacıyla seçimin vacibiyetine fetva vermişlerdir.

Hamd Allah’a mahsustur. Allah Azze ve Celle’den bizleri ve diğer kardeşlerimizi her türlü hayra muvaffak kılmasını ve Müslümanlar için hak yolun emrini tesis etmesini, O’na itaat ehlini izzetli, masiyet ehlini zelil kılmasını, onda iyiliğin emredilip kötülüğün nehyedilmesini istiyoruz. Hamd, öncesinde de sonrasında da âlemlerin rabbinedir, nebimiz Muhammed’e, onun ailelerine ve ashabına salat ve selam eyleyip, mübarek kılsın."

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum