1. YAZARLAR

  2. Özcan Yıldırım

  3. Mescid-i Dırar Olayı ve İbni Ubeyy'in Ölümü
Özcan Yıldırım

Özcan Yıldırım

Tevhid Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Mescid-i Dırar Olayı ve İbni Ubeyy'in Ölümü

A+A-

İslam tarihçilerinin Tebuk seferinde gündeme getirdikleri Mescid-i Dırar'ın, fonksiyon itibariyle tarihçesi hicri birinci yılda başlamıştır. Münafıklar, dokuz yıllık faaliyetlerinin neticesini almak üzere, üs olarak kullandıkları binaya mescid hüviyeti kazandırmak istediler. Neticede, hedefleri mescid yapıp içinde namaz kılmak değil, bilakis nifak faaliyetlerine güç kazandırmak, kendi sosyal varlıklarını Medine'de kabul ettirmek istemeleridir. Bu durum, münafıkların hicretten itibaren nifakta hangi noktaya ulaştıklarının bir göstergesi sayılabilir.

Ebu Amir'in Medine'yi terk ederken verdiği emir üzerine kurulan Kuba'daki bu nifak merkezinin gayesi, fonksiyonu ve tarihçesi hakkında Allah Rasûlü'ne şu haber geldi:

"Müslümanlara zarar vermek için, küfür için, müminlerin arasına tefrika sokmak için daha evvel Allah ve Rasûlü harp edenin gelmesini iştiyak ile beklemek ve gözetmek için bir bina yapıp onu mescid edinenler ve 'Bununla iyilikten başka bir şey kastetmedik' diye yemin edecek olanlar vardır. Allah şahitlik eder ki, onlar şüphesiz yalancılardır." (9/Tevbe, 107)

Ayette belirtilen kişiler kimlerdi? Yukarıda zikredilen gayelerini, kimlerle irtibat kurarak tahakkuk ettireceklerdi? Önceden kurulan binanın, sonradan mescide dönüştürülmesi nasıl oldu?

Ayette işaret edilen Ebu Amir'in, Medine'deki nifak faaliyetleri ve münafıklarla olan alakası siyer kitaplarında detaylıca anlatılmıştır. Ebu Amir, cahiliye devrinde ruhbanlığa özenir ve 'rahip' diye anılırdı. Kendi kendine Peygamber olmayı da tasarlamıştı. Bu yüzden Allah Rasûlü'ne karşı derin bir kıskançlık duymaktaydı. Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye hicretiyle, Ebu Amir'in kıskançlığı gittikçe arttı ve Medine'yi terk edip Mekke'ye gitti. Ebu Amir'in, bir yandan Rasûlullah ile Haniflik konusunda tartışması, öte yandan rahipliğe özenmesi, buna ilâveten Mekke müşriklerinin safına geçmesi, itikadındaki tezatların bir delili sayılmalıdır.

Ebu Amir'in Allah Rasûlü'ne karşı başlattığı muhalefeti, Medine dışından sürdürmeyi tercih etmesinin sebeplerini şu üç noktada toplamak mümkündür:

1. Medine içindeki muhalefet görevini, halasının oğlu İbni Ubeyy bin Selül'e bırakması.

2. Allah Rasûlü'nün, terk edip geldiği yer olan Mekke'ye gidip, Kureyş müşrikleriyle ittifaka girmek ve hazır müşrik gücünden istifade etmek istemesi.

3. Müşrik ve Yahudilerle işbirliği içine giren münafıklar, Rasûlullah'ın Medine'den sürülmesini sağlayamazlarsa Ebu Amir'in dışardan Hristiyanlar ile kolayca diyaloğa ve ittifaka girebilmesi. Hedefine ulaşması için en son imkanı kullanması.

Allah Rasûlü'ne karşı Ebu Amir'in başlattığı muhalefet, Kuba'lı münafıklar tarafından devam ettirilmiş, ayrı bir mescid kurarak, orada Ebu Amir'in gelmesini beklemişlerdi.

Ebu Amir'in akrabası olan İbni Ubeyy, Bedir zaferinden sonra Müslüman olup, muhalefetini İslam toplumu içerisinden sürdürmeyi tercih etmiş, bu arada Ebu Amir de Medine dışına çıkmıştı. Görev yerleri ayrı olmasına rağmen Ebu Amir ile İbni Ubeyy'in hedefi bir idi. Birleştikleri ana nokta, Rasûlullah'ı sallallahu aleyhi ve sellem ve muhacirleri Medine'den çıkartmaktı. Gayelerini tahakkuk ettirmek için her ikisi anlaşmış olacaklar ki, Bedir savaşında görülmüyorlar fakat Uhud'da aktif görev üstleniyorlardı. Ebu Amir, Uhud savaşı hazırlıkları esnasında Kureyş müşriklerine kavminin kendisini görünce karşılarına çıkmayacaklarına dair ümit veriyordu. Bu sözlerin doğruluğu için de beraberinde Medine'den giden arkadaşlarını da şahit gösteriyor ve tasdik ettiriyordu. Ebu Amir, Kureyş müşriklerine verdiği sözü deneme safhasına geçmeden (Uhud savaşı başlamadan) evvel, İbni Ubeyy daha yolda iken önemsiz bir sebepten, bir topluluk ile ayrılıyordu. Bu ayrılış yetmiyormuş gibi, Ebu Amir, bir yandan harbe iştirak eden Müslümanlara sesleniyor, fakat münafıkların dışında kalan Uhud'daki İslam ordusundan, 'Sana, ne merhaba, ne de selam!', 'Allah senin gözünü aydın etmesin, ey fâsık!' cevabı alıyordu. Bu durum karşısında Ebu Amir: 'Ben içlerinden çıktıktan sonra kavmim çok bozulmuş!' demekle yetindi. Ebu Amir'in hesabına göre bozulmayanlar; halasının oğlu İbni Ubeyy'in başkanlığında toplanıp aldığı emirle yoldan ayrılan ve savaşa katılmayan münafıklar idi. Olaylar arasındaki bağlantılar dikkate alındığında, Ebu Amir'in, baş münafık İbni Ubeyy ile gizlice irtibat kurduğu sonucu ortaya çıkmıştı.

Diğer taraftan İbni Ubeyy'in Hendek savaşında ve diğer zamanlarda Medine içerisinde yaptığı muhalefet, Yahudilerle kurduğu dostluk göz önünde bulundurulup Ebu Amir'in buna paralel çalışmasına bakılırsa, İbni Ubeyy'den geri kalmadığı, İbni Ubeyy ile devamlı irtibat hâlinde olduğu görülmüştü. Nitekim Kureyş müşrikleri safında çalışması, Mekke'nin fethine kadar devam etmiş, Mekke'den Taif'e giden Ebu Amir, Taif'in Müslüman olmasıyla birlikte dışardan yaptığı muhalefete yeni bir şekil vermiş ve Hristiyanları Allah Rasûlü'ne karşı ayaklandırmaya teşebbüs etmiştir. Mescid-i Dırar konusu da İslam tarihinde, bu dönemde gündeme gelmektedir. Ebu Amir'in, Mescid-i Dırar'ın açıktan faaliyetleri ile ilgili direktifi esnasında, Rasûlullah da, Hristiyanlara savaş ilan etmek mecburiyetinde kalıp, Tebuk seferine hazırlanmıştı. Ebu Amir, ancak her şeye rağmen can korkusuyla Medine'ye giremediğini şöyle açıklıyordu: 'Ben mirbedinize (Kuba mescidi) giremem. Muhammed'in ashabı beni görürler ve bana hoşlanmadığım bir şey eriştirirler'.

Münafıklar ise Ebu Amir'in bu sözüne karşılık, 'Biz bir mescid yaparız; sen onun içinde yanımızda oturur konuşursun' dediler. Ebu Amir ise hemen şu talimatı verdi: 'Öyle ise siz kendi mescidinizi kurunuz. Gücünüz yetebildiği kadar kuvvet ve silah hazırlayınız! Ben Rum hükümdarı Kayser'e gideceğim. Rumlardan asker getirip Muhammed ve ashabını Medine'den çıkaracağım'.

Ebu Amir'in Medine'deki münafıklara verdiği bu talimatı, Allah Rasûlü'nün Tebuk seferi için hazırlığa girdiği döneme rastlamaktadır. Bu sebeple Ebu Amir'in Medine'deki münafıklarla olan irtibatının nifak açısından değerlendirilmesi faydalı olacaktır:

1. Ebu Amir'in, Şam'dan Medine ile irtibat kurduğu sene, hicretin dokuzuncu yılı idi. İslam'ın Medine'de yayılmaya başladığı tarihten itibaren geçen yıllar içinde münafıklar türlü eylemlere karıştılar. Bu eylemlerin, gizli olan kısımlarının planlarını, nüfusun yoğun olduğu Kuba'da kurulan nifak merkezinde tahakkuk ettirdiler.

2. Allah Rasûlü'nün Tebuk seferi için hazırlandığı bir dönemde, münafıkların Mescid-i Dırar'ı gündeme getirmeleri, tamamen Ebu Amir'in işaretiyle olmuştur. Bu durum, ayet ile sabittir. Böylece Medine içinde İbni Ubeyy ve münafıklar, Medine dışında da Ebu Amir, nifak açısından tehlike arz etmektedirler. Bu yolla münafıklar, bir yandan Allah Rasûlü'ne suret-i haktan görünüyorlar, öte yandan ise gizli bir nifaka girişiyorlardı.

3. Çok zor şartlar altında Hristiyan Araplara karşı büyük bir ordu hazırlamanın sıkıntısı içinde iken, münafıkların Ebu Amir'in emriyle bina ettikleri mescitte Allah Rasûlü'ne namaz kıldırması için teklifte bulunmaları çok manidardır. Çünkü Allah Rasûlü, nifakın zirveye çıktığı bir dönemin sıkıntısının tesiriyle mescide gitmeyeceğini söyleyecek olsa, münafıklar ayaklanacak, İslam toplumu kendi içinden parçalanacak, hatta iç savaş çıkma tehlikesi bile olabilecekti. Zira, ortada kesin bir delil, ilahi bir uyarı da yoktu. Fakat Allah Rasûlü, buranın nifak yuvası olduğunu hissediyordu. Nitekim, Dırar mescidini yaparken Bahzec'e Allah Rasûlü şunu sormuştu: "Yazıklar olsun sana! Şu gördüğün şeyle sen ne yapmak istiyorsun?" Bahzec de: 'Ya Rasûlallah! Vallahi, iyilikten başka bir şey düşünmüyorum!' demişti.

Ayrıca, münafıkların ayrı bir mescid yapmak için ileri sürdükleri, 'Yağmurlu ve kış gecelerinde hacet sahibi kimselerin namaz kılmaları için bir mescid yaptık', 'Sel geldiğinde, Kuba mescidi ile aramız kesildiğinde namaz kılmak için bir yer yaptık; sel çekilince onlarla beraber kılacağız' gibi mazeretler, inandırıcı değildi. Bunun arkasında bir nifak olayının varlığı seçkin sahabe tarafından da seziliyordu. Nitekim, Tebuk'e gitmeye hazırlandıkları sırada Mescid-i Dırar'da namaz kıldırma teklifine Rasûlullah'ın cevap vermesini sahabeden Asım bin Adiyy çok yadırgamış ve şöyle demişti: 'Vallahi, şu mescidi nifakıyla tanınmış münafıklardan başkası yapmaz'. Hatta Tebuk seferinden dönünceye kadar vahy-i ilahînin geleceğini ümit ediyorlardı. Böyle bir anda Mescid-i Dırar'ın Ebu Amir ile ilgisini keşfetmek oldukça zor bir işti. Ancak nazil olan ayet (9/Tevbe, 107) ile durum aydınlığa kavuştu. Bunun üzerine Allah Rasûlü, Tebuk dönüşü, akşam ile yatsı arası, Beni Sâlim bin Avf'ların kardeşi Malik bin Duhşum ile Beni Aclan'ların kardeşi Asım bin Adiyy'i çağırdı ve şöyle buyurdu:

"Halkı zalim olan şu mescide gidiniz, yıkınız, yakınız".

Bu sırada Mescid-i Dırar topluluğu içerde oturuyordu. Burası verilen emir üzere yakılıp yıkıldı ve cemaati de dağıtıldı.

4. Ebu Amir'in münafıklarla olan alâkası, gayet sessiz ve gizli idi. O günün imkanlarına göre, Medine'deki nifak olaylarını Ebu Amir adım adım takip ediyordu. Ayrıca münafıklar, dışarıya haber sızdırıyorlar, ajanlık yapıyorlardı. Tebuk seferine doğru Medine'deki münafıkların illegal örgütleri çok güçlenmişti. Nitekim Hristiyan âlemi ile de münafıklar ve Ebu Amir irtibat kurmuş olmalı ki, Tebuk seferine katılmadıkları gibi mazereti kabul edilecek olan gerçek müminlerden Ka'b bin Malik'e de Medine içindeki münafıklar, nifak yolunu tercih etmesini öğütlerken, Medine dışından da Gassan Kralı Haris bin Şemir'de ipek bez parçasına yazılmış bir mektup gönderiyordu.

Mektupta, '...Bundan sonra derim ki; bana haber verilmiş olduğuna göre, sahibin sana eziyet ediyormuş. Allah seni, ne horlanacak, ne de zayî edilecek bir mevkide yaratmıştır. Sen hemen bizim yanımıza gel ve kavuş. Biz sana gereken iyiliği yaparız.' diyordu. Ka'b bin Malik mektubu okuyunca nifaka düşmedi, ilâhi bir imtihandan geçmekte olduğunu anladı ve mektubu yırtıp attı. Nifaka sürüklemek isteyenlerin varlığını şu sözüyle dile getirdi: 'Benim içine düştüğüm hâli haber alan müşriklerden biri hakkımda umuda düşmüş!'.

Kab bin Malik'in bu sözüyle kastettiği kişi Ebu Amir olabilir. Zira bu dönem, Ebu Amir'in ümitlerinin suya düştüğü bir zamandı. Nitekim Kab bin Malik, bir şiirinde Ebu Amir-i Sayfî'yi şöyle hicveder: '...Derim ki, sen daha önce imanı küfür ile sattın'.

5. Tebuk'teki münafıkların şımarık hareketlerine bakılırsa, gayet açık olarak şöyle bir durum tesbiti yapılabilir: Ebu Amir'in Rum hükümdarı Kayser'den kuvvet almaya teşebbüs ettiği anda, Allah Rasûlü'nün de Hristiyanlara harp açma zaruretinin ortaya çıktığı görülür. Mevsim ve şartlar müsait olmamasına rağmen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kuvvetli bir İslam ordusu hazırladı. Fakat bu sırada hazırlıkların gerçekleşmemesi için münafıklar, ellerinden gelen entrikayı çevirirler; sanki bu durumlarıyla münafıklar, Medine'de savaş hazırlığına engel olmaları için bir direktif almış gibidirler. Münafıkların, harbe gidilmemesi konusunda niçin bu kadar ısrarlı ve kararlı oldukları Ebu Amir'in, Mescid-i Dırar'la ilgili gönderdiği haberden daha iyi anlaşılıyor.

6. Hâli hazırda hicretle birlikte takva üzere kurulan bir mescid var iken, münafıkların ikinci bir ibadet yerini ihtiyaç gösterip Mescid-i Dırar'ı bina etmeleri eylemlerine dini bir görünüm vermeleri içindir. Zira, o dönemlerde mescidin idari ve siyasi fonksiyonları vardı. Münafıklar da bu durumu göz önünde tutarak kendilerine idari bir merkez olarak Mescid-i Dırar'ı seçmişlerdi.

Zaten ayette, Mescid-i Dırar'ın takva üzere kurulan mescide karşı kurulduğu açıkça belirtilmektedir. Bunun için Medine'de muhalefeti oluşturan münafıklar kendilerine idari yer olarak Mescid-i Dırar'ı seçmişlerdi. Aynı zamanda ibadet için toplanılan ve idari hüviyeti bulunan mescidi üs olarak kullanmak, muhalefetin eylemlerini yer altından yer üstüne çıkarmak için güzel bir fırsattı. Bu isteklerini tahakkuk ettirmek için, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye girerken kullandığı taktiği, münafıkların da kullanmak istemeleri çok manidardır. İslam toplumu içinde, Müslümanları ikiye ayırıp kendi meşruiyetlerini ilan etmek gayesiyle münafıkların Rasûlullah’ı sallallahu aleyhi ve sellem kurdukları nifak yuvasına namaz kıldırmaya davet etmeleri, Mescid-i Dırar’a bir nevi dokunulmazlık getirecekti. Dolayısıyla münafıklar, Ebu Amir'in verdiği, 'Gücünüz yettiği kadar kuvvet ve silah hazırlayınız' emrini burada gerçekleştireceklerdi.

İslam ordusunun Medine'yi boşalttığı bir sırada, Allah Rasûlü'ne namaz kıldırtmak istemelerinin sebebi, Mescid-i Dırar'a askerî teçhizat ve mühimmat yığınağı yapmak olabilir. Fakat Rasûlullah'ın, münafıkların isteklerini, dönüşte yerine getireceğini belirtmesi, münafıkların bu oyunlarını da bozmuş oluyordu.

Allah Rasûlü'nün hedefi münafıkları nifak hastalığından kurtarmaktı; münafıkların elebaşılarının gayesi ise, çevirdikleri entrika ve plan ile münafıkları çoğaltıp, Allah Rasûlü'nü Medine'den çıkarmaktı. Konuya biraz açıklık getirmek gerekirse, münafıklar, Evs için Ebu Amir'i Hazrec için de İbni Ubeyy bin Selul'ü Medine'de kabilelerinin başına reis olarak döndürmek istiyorlardı. Bu açıdan konu incelendiğinde, Medine'deki nifakın esas kaynağının siyasi olduğu ortaya çıkıyor.

İşte, Medine'deki bu siyasi nifak, Mescid-i Dırar'la netice kazanacaktı. Cibril'in kesin emri ile Rasûlullah'ı uyarması, münafıkların planını altüst etti. Buna ilaveten, ayetin, Tebuk dönüşü nazil oluşu münafıkları tamamen hayal kırıklığına uğrattı. Şayet Allah Rasûlü, Tebuk'e giderken nifak yuvası olan bu mescitte namaz kılsaydı, ayrı bir tehlike doğacaktı. Namaz kılmayacağını belirtmiş olsaydı, yine Medine'deki asayiş temelinden bozulacaktı. Oysa ki durum tamamen aksine zuhur etti. Münafıkların kurduğu bütün engeller birer birer aşıldı ve sonuca şöyle ulaşıldı:

Allah Rasûlü'nün önce "dönüşte namaz kıldıracağını" söylemesiyle münafıklar ümitlendi. Eylemlerini seferin sonuna kadar ertelediler. Seferin sonunda da İslam ordusu, sağ salim Medine'ye dönünce, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, nazil olan ayetin verdiği azim ile Mescid-i Dırar'ı yerle bir etti. Böylece Tebuk seferine giderken Zubab tepesinde ayrı bir ordu kurup yoldan geri dönen münafıkların tehlikesi de ortadan kalkmış oldu. Rasûlullah'ın, mescidi yıktırması ise psikolojik yönden münafıkları tamamen sindirdi. Şayet sefere gitmeden önce mescide girmeyeceğini belirtmiş olsaydı; Tebuk seferinin iptali, Medine'de iç savaşın başlaması gibi tehlikeli bir durum doğurabilirdi. O zaman Rasûlullah Tebuk için hazırladığı İslam ordusuna Medine'de ayrı bir grup oluşturan münafıkları hedef göstermiş olacağından, durum çok tehlikeli boyutlara ulaşırdı. Oysa ki böyle bir hâl, Allah Rasûlü'nün şimdiye kadar münafıklara uyguladığı siyasete tamamen ters düşmüş olurdu.

İtikadi ve Siyasi Nifak'ın Lideri İbni Ubeyy'in Ölümü

Asr-ı Saadet'teki nifak hareketlerinin lideri durumunda olan İbni Ubeyy bin Selul, Mescid-i Dırar'ın yakılmasından sonra fazla yaşamadı. Hicretin dokuzuncu yılı Şevval ayının sonuna doğru hastalandı. Hastalığı yirmi gün sürdü. Rahatsızlığı süresince Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem İbni Ubeyy'e gidip onu yoklardı. İbni Ubeyy, bir gün Allah Rasûlü'nün gelmesi için haber gönderdi. Allah Rasûlü onun öleceği gün yanına vardı. Ölmek üzere olduğunu anlayınca, "Ben seni Yahudileri sevmekten men eder dururdum. Yahudi sevgisi nihayet seni helak etti." buyurdu. İbni Ubeyy ise, 'Esad bin Zürare, onlara kin besledi de, kendisine ne faydası oldu?' dedi ve şu isteklerde bulundu: 'Ya Rasûlallah! Şimdi kınama ve azarlama zamanı değil, ölme zamanıdır! Beni azarlayasın diye değil, af dileyesin diye çağırttım. Ölürsem gaslimde yanımda bulun, bana gömleğini ver. Cenaze namazımı kıl, affedilmem için Allah'a dua et.'

Münafıkların lideri İbni Ubeyy bin Selul ölünce, oğlu Abdullah, Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem gelip şöyle dedi: 'Ya Rasûlallah! Abdullah bin Ubeyy öldü. Gömleğini ver de kefenleyeyim. Onun cenaze namazını kıl ve affedilmesi için Allah'a dua et!'

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem sırtından gömleğini çıkarıp, Abdullah'a verdi. Cenaze hazırlanınca kendisine haber verilmesini ve namaz kıldıracağını bildirdi. Allah Rasûlü, cenaze namazını kıldırmak üzere ilerlerken Ömer radıyallahu anh ridasını tutup çekti. İbni Ubeyy'in o güne kadar yaptığı bütün kötülükleri ve nifakını anlattıktan sonra, 'Allah düşmanı üzerine mi namaz kıldıracaksınız?' dedi. Allah Rasûlü gülümseyerek Ömer'e şöyle dedi:

"Bana Allah tarafından; Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek." (9/Tevbe, 80) buyruldu. "Ben, iki şeyden birini tercih etmekte serbest bırakıldım ve ben de tercihimi yapmış bulunuyorum. Eğer yetmişi artırınca bunun affedileceğini bilseydim, şüphesiz arttırır, affedilmesini sağlardım".

Allah Rasûlü daha sonra İbni Ubeyy'in cenaze namazını kıldı. Ashab da onunla beraber kıldı. Allah Rasûlü, İbni Ubeyy'in tabutunun yanında kabre kadar yürüdü. Cenaze gömülünceye kadar kabrin başında durdu. İbni Ubeyy'in oğlu Abdullah'a baş sağlığı dileyen Allah Rasûlü, oradan ayrıldı.

İbni Ubeyy'in cenazesinden hemen sonra Allah, Rasûlü'ne şu ayeti indirdi:

"Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Rasûlü'nü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler." (9/Tevbe, 84)

Bu ayetten sonra, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem vefat edinceye kadar hiçbir münafığın cenaze namazını kılmadığı ve kabrinin başında durmadığı kaynaklarda bildirilir.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem İbni Ubeyy'e gömleğini vermesi ve cenaze namazını kılmasının sebebi sorulduğunda, şöyle bir açıklama getirmişti:

"Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini Allah'tan gelecek azaptan kurtarmayacaktır. Fakat ben, bu sayede onun kavminden bir kişinin Müslüman olmasını (nifaktan kurtulmasını) umuyorum."

Nitekim Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem İbni Ubeyy'e yaptığı bu hareketten dolayı Hazrec'ten bin kişinin nifaktan kurtulduğu rivayeti de vardır. Bu durumu gören Ömer radıyallahu anh, cenazede yaptığı işten dolayı pişman olmuş ve şöyle demiştir: 'Bundan sonra, Rasûlullah'a karşı cür'etime şaştım. Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.' (İbni Hişam, Tirmizi.)

İbni Ubeyy'in ölümü ve cenazesindeki olayların vehameti ve bundan böyle münafıkların cenaze namazlarının kılınması yasağının kesinleşmesi üzerine, İslam toplumunun içindeki münafıkların toplu eylemi kurudu, ferdî nifak hareketleri de söndü, Allah Rasûlü devrindeki nifak faaliyetlerinin hızı birden kesildi ve Allah Rasûlü'ne karşı muhalefet yok denecek derecede azaldı. (Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri, özetle.)

Bir sonraki yazımızda Tebuk Gazvesi, Mescid-i Dırar olayı ve İbni Ubeyy'in ölümü üzerinde çıkaracağımız dersler üzerinde durmaya gayret edelim inşaallah.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile…

Tevhid Dergisi

Bu yazı toplam 770 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar