1. YAZARLAR

  2. Özcan Yıldırım

  3. Mescid-i Dırar ve Düşündürdükleri
Özcan Yıldırım

Özcan Yıldırım

Tevhid Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Mescid-i Dırar ve Düşündürdükleri

A+A-

Özcan Yıldırım, 2016 Aralık ayı Tevhid Dergisi sayısında 28. ile 32. sayfalar arasında yayımlanan makalesinde Mescid-i Dırar hadisesi üzerinden bazı meselelere değindi.

Bizleri nice hayırlı amellere muvaffak kılan Allah'a hamd olsun. Salât ve selam kendisinden sonra nebi olmayacak olan Rasûlullah'ın üzerine olsun…

Önceki yazılarımızda siyer ve tarih kitaplarından bilgi düzeyinde aktarmaya çalıştığımız Mescid-i Dırar hâdisesine dair düşündüklerimizi bu ay sizlerle paylaşmaya çalışacağız inşaallah.

1. Tevbe 107-110. Ayetler Bağlamında Mescid-i Dırar'ın Fonksiyonel Yapısı

Mescid-i Dırar'ın fonksiyon itibari ile Mescid-i Nebevi'ye alternatif olarak yapıldığını görmekteyiz. Bunu tarihsel bilgi ışığında detaylı bir şekilde ele almıştık. Ayrıca bu hâdisenin üzerine bir ayet inmiş ve bu ayet de onların hangi amaçlarla bu eylemi gerçekleştirdiklerini açığa çıkarmıştır.

"Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek), müminlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah'a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: "Biz iyilikten başka bir şey istemedik" diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahitlik etmektedir. Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever. Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. Onların kalpleri parçalanmadıkça, kurdukları bina kalplerinde bir şüphe olarak sürüp gidecektir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." 

Kurtubi, bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: 'Bu ayet, rivayet edildiğine göre, Ebu Âmir er-Rahib hakkından inmiştir. Çünkü sözü geçen bu kişi, Bizans Kayseri'nin yanına gitmiş, orada Hristiyanlığı kabul etmiş, Kayser de, kendilerine pek yakında yanlarına geleceğine dair söz vermişti. Bunun üzerine onlar da orada Kayser'in gelişini gözetleyip beklemek üzere Mescid-i Dırar'ı inşa ettiler.'

İbni Kesir tefsirinde şöyle der: 'Bu ayetlerin indiriliş sebebi şudur: Rasûlullah Medine'ye gelmeden önce, Hazreç kabilesinden Rahip Ebu Amr denen bir adam vardı. Cahiliye döneminde Hristiyan olmuş, ehli kitaba ait bilgiler okumuştu. Cahiliye döneminde tek başına ibadet ederdi. Hazreç kabilesinde büyük bir saygınlığa sahipti. Rasûlullah Medine'ye hicret ettiği, Müslümanların etrafında toplandığı, artık İslam'ın sesi yükselmeye başladığı ve yüce Allah, Bedir günü onlara zafer bahşettiği zaman, melun Ebu Amr salyalarını dökerek düşmanlığını açığa vurdu. Sonra da kaçıp Mekke kafirlerinin, Kureyş müşriklerinin yanına gitti. Onları Rasûlullah'a karşı savaşmaya teşvik etti. Kendilerine katılan diğer Arap kabileleriyle birlikte Uhud savaşı yılı harekete geçtiler. O sene Müslümanlara olan oldu. Allah onları imtihandan geçirdi ve sonuçta Allah'tan korkanlar kazandı. İşte bu fasık adam, iki saf arasında bazı çukurlar kazmıştı. Bu çukurlardan birine Rasûlullah da düşmüştü. O gün yaralanmış, yüzü yarılmıştı. Sağ alt dişlerinden biri kırılmış, başı da yarılmıştı. Savaş başlamadan önce Ebu Amr, kavmi olan ensara doğru seslenmiş, onları kendisine yardım etmeye, kendisine uymaya çağırmıştı. Onun sesini tanıdıkları zaman şöyle karşılık vermişlerdi: 'Allah seni kör etmiş ey fasık, ey Allah'ın düşmanı .' onu kovalayıp sövmüşlerdi. O da, 'Allah'a and olsun ki; kavmim benden sonra bozulmuş' diyerek geri dönmüştü.

Kaçmadan önce Rasûlullah onu Allah'ın dinine çağırmış, ona Kur'an okumuştu. Müslüman olmak istememiş, inatlaşmıştı. Bunun üzerine Rasûlullah 'Uzak ve kovulmuş olan ölsün' diye beddua etmişti. İşte bu beddua tutmuştu. Şöyle ki, bu adam Uhud savaşı sonrasında Peygamberimizin gitgide güçlendiğini ve üstünlük sağladığını görmüştü. Bunun üzerine Bizans İmparatoru Heraklius'un yanına gitmiş ve Rasûlullah'a karşı ondan yardım istemişti. İmparator ona yardım sözü vermiş, iyilikte bulunmuş ve yanında tutmuştu. Bunun üzerine ensar arasındaki bir grup münafık ve kararsızlara bir mektup yollayarak; yakında bir orduyla gelip Peygamberle savaşacağını, onu yenip geldiği yere göndereceğini vadetmişti. Bunun için kendisine bir sığınak hazırlamalarını, böylece göndereceği mesajları orada almalarını istemişti. Bu, aynı zamanda geldiğinde kendisi için de bir karargah olacaktı. Bunun üzerine Kuba Mescidi'nin yakınında bir mescid inşa etmeye başladılar. Rasûlullah Tebuk seferine çıkmadan önce, binayı tamamladılar. Peygamberden yanlarına gelmesini, mescidlerinde namaz kılmasını istediler. Amaçları, Peygamberin namazını mescidlerinin meşruluğuna kanıt olarak kullanmaktı. Ayrıca bu mescidi, sırf karanlık gecelerde zayıf ve sakatların namaz kılmaları için inşa ettiklerini söylediler. Fakat yüce Allah, Peygamberini orada namaz kılmaktan korudu. Peygamberimiz 'Şu anda sefere çıkmak üzereyiz, dönüşte inşaallah' dedi. Tebuk seferinden Medine'ye dönerken, iki veya üç günlük yolu kalmışken, Cebrail indi ve bu zarar amaçlı mescid hakkında (Mescid-i Dırar) haber verdi. Bunu kuranların daha ilk günden takva esası üzerine kurulan kendi mescidlerindeki -Kuba mescidi- mümin cemaat arasında ayrılık çıkarmayı amaçladıklarını, niyetlerinin küfür olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz Medine'ye varmadan önce Müslümanların gidip o mescidi yıkmalarını emretti.' 

Seyyid Kutub rahimehullah bu ayetin tefsirinde şu güzel tespitleri yapmaktadır:

'Peygamberimiz döneminde İslam ve Müslümanlara bir komplo merkezi olarak kurulan bu mescid, -Mescid-i Dırar- sırf Müslümanlara zarar verme, Allah'ı inkâr etme, gizliden gizliye Müslüman topluma komplolar düzenleyenlerin toplantılarını kamufle etme ve din perdesi altında bu dine darbeler indiren, din düşmanlarının yardımlaşmalarını örtbas etme amacına yöneliktir.

Bu mescid, bu dinin düşmanlarının başvurduğu iğrenç planlara uygun olarak değişik görünümler altında ortaya çıkmaktadır. Görünürde İslam'dan yana, gizliden gizliye de İslamı ortadan kaldırma ya da kötüleme yahut karıştırma veya basitleştirme amacına yönelik bir hareket olarak belirir. Kimi zaman, arkasına gizlenip bu dine darbeler indirmek için din maskesine bürünen rejimlerin kılığında ortaya çıkar kimi zaman da İslam'ın boğazlandığını, yok edildiğini görüp de bu yüzden üzülenleri uyutmak için çeşitli örgütler, kurumlar, İslam'dan söz eden kitap ve araştırmalar kılığında... Böylece İslam'ın ortadan kaldırıldığına üzülen insanlar bu teşkilâtlar ve kitaplar aracılığı ile, 'İslam ayaktadır, onun için korkacak bir şey yok, üzülmeniz yersizdir' telkinleriyle uyutulurlar. Bu zarar amaçlı mescid, değişik görünümler altında ortaya çıkmış, çıkmaya devam edecektir de.

Zarar amaçlı mescidler (Mescid-i Dırarlar) birçok görünümler altında belirebilecekleri için, bunları ortaya çıkarmak, üzerlerindeki yanıltıcı maskeleri indirmek, gerçek mahiyetlerini ve gizli amellerini insanlara açıklamak kaçınılmazdır. Aşağıdaki net ve güçlü açıklama, Peygamberimiz; döneminde Dirar mescidinin ne şekilde ortaya çıkarıldığına bizim için bir örnek oluşturmaktadır.

Kur'an'ın eşsiz ifade tarzı burada hareket dolu bir tablo çiziyor. Bu tablo, zarar amaçlı mescid ile, hedeflenen amaca yönelik olarak takva mescidinin yanında inşa edilen tüm mescid-i dırarların akıbetini açıklıyor. Perde arkasında iğrenç niyetleri gizleyen yanıltıcı her girişimin sonucunu ortaya koyuyor. Aynı şekilde günahlardan arınmak için çabalayanlara, kendilerine yönelik komplolara karşı güvence veriyor. Komplocular, istedikleri kadar iyilik sever pozlarına bürünsünler, onlara hiçbir zarar veremeyeceklerdir:

'Yapısını Allah korkusu ve hoşnutluğu temeli üzerine kuran mı hayırlıdır, yoksa yapısını koymak üzere olan bir yarın kenarı üzerinde kurup da o yarla birlikte cehenneme koyan kimse mi hayırlıdır? Allah zâlimler grubunu doğru yola iletmez.'

Bir an durup, köklü, sağlam ve güvenli takva binasına bir göz atalım. Sonra öbür tarafa bakıp, zarar binasını kurmak için alelacele başlatılan hareketi gözleyelim. Bu bina, kaymak üzere olan bir yarın kenarı üzerinde kurulmuştur... Kaymaya yüz tutmuş bir uçurumun kenarında yıkılmaya müsait kaygan bir zemin üzerinde kurulmuştur. Bir an bakıyoruz ki, bu bina sarsılıyor, kayıyor, yıkılıyor... Çöküyor... Darmadağın oluyor... Uçuruma yuvarlanıp gidiyor... Uçurum bu binayı tutuyor birden... Korkunç bir şey!.. Bu uçurum cehennem ateşidir... 'Allah zâlimler güruhunu doğru yola iletmez.'

Bu dine komplo düzenlemek için bu binayı kuran müşrik-kâfirleri Allah doğru yola iletmez.

Dehşet verici bir sahnedir bu. Hareket dolu, etkileyici bir sahne. Bu sahneyi birkaç kelime tasvir edip canlandırıyor... Amaç, komplocu, kâfirlik ve münafıklık davaları karşısında, hak davasının bağlılarının kendilerinden ve davalarının akıbetinden emin olmalarını sağlamaktır. Komplo ve zarar verme temelleri üzerine yapılarını yükseltenler karşısında, takva temeline dayalı olarak yapılarını kuranlara güvence vermektedir.

Kur'an'ın eşsiz ifadesinin canlandırdığı son sahne, dırar mescidinin kötü kurucularının kişiliklerinin üzerindeki etkilerine ilişkindir. Bu etkiler, bütün dırar mescidlerinin kurucuları için geçerlidir.'

Mescid-i Dırar'ın ayetteki fonksiyonel yapısını dört başlıkta toplayabiliriz:

1. Zarar vermek

2. Küfrü kuvvetlendirmek, yaymak

3. Müslümanların arasını bölmek

4. Allah ve Rasûlü'ne karşı savaş açanları gözetlemek

Bunların hepsi bize bu vasıfları taşıyan yerlerin Mescid-i Dırar niteliği taşıdığını göstermektedir. İçerisinde namaz kılınamayacağı gibi, İslami bir devlette bunların izale edilmesi gerekir.

İbni Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: 'Mescid-i Dırar'ın yapılış amacı müminlere zarar vermek, onların arasını ayırmak ve münafıklara bir sığınak olması(nı sağlamak) olduğuna göre, halifeye durumu böyle olan her mekânı ya yıkmak ve yakmak suretiyle ya da şeklini değiştirip yapılış amacından onu çıkarmak suretiyle işlevsiz hâle getirmesi vaciptir.' 

Bugün din adı altında İslam'a karşı 'Hıyanet' cübbesini kuşanan, bu misyonu taşıyan ve kendi batıllarını türlü desiselerle avama empoze eden Diyanet kurumunun devlet dairesini aratmayan yerleri de buna en güzel örnektir. Allah'ın indirdiği pak şeriatı elinin tersi ile iten bir devleti meşrulaştırmak için adeta seferber olan ve yeryüzünde küfrün taşıyıcı kolonları vazifesini gören bu hıyanet kurumu ve dairelerinden teberri etmek, her Müslümanın üzerine düşen vazifelerden biridir.

2. Davaya Yapılan Yanlış ile Şahsa Yapılan Yanlış Bir Olmaz

Ömer'in radıyallahu anh halifeliği döneminde Kuba mescidi cemaati, Mücemmi'nin kendilerine imamlık yapması için Ömer'den izin istediler. Ömer; 'Asla! Bu, Mescid-i Dırar'ın imamı değil miydi?' demiştir. Bunun üzerine Mücemmi', o zaman o mescidi yapanların gizli amaçlarını bilmediğini, genç ve içlerinde güzel Kur'an okumasını bilen biri olarak onlara imamlık yaptığını söyledi ve 'Eğer amaçlarını bilseydim onlara asla imamlık yapmazdım. Yaptığımın günah olduğunu bilmiyordum' diye kendisini savundu. Halife Ömer, onun bu savunmasını ve pişmanlığını haklı bulup kabul etti ve kendisine Kuba Mescidi'nde namaz kıldırma izni verdi.

Ömer'in yaptığı bu tavır bizlere bu konuda güzel bir yol göstermektedir. Ömer radıyallahu anh İslam davasına yapılan yanlışı asla kabul etmiyor ve onun İslam davasına nasıl bir yanlış yaptığını da hatırından çıkarmıyor.

Küresel İslam daveti sancağını yükseklere taşıma gayreti içerisinde olan bireylerin bu hassas noktayı gözlerinden kaçırmaması gerekir. Müslüman kardeşlerimizden biri bize kendi şahsiyetimiz veya şahsi değerlerimize yönelik bir yanlış yaptığında bu konuda afv yolunu tutmalıyız. Fakat İslam davasına, İslam cemaatine, gözümüzü kırpmadan kendi benliğimizi feda etmemiz icab eden menhecimize yanlış yaptığında bu konuda müsamahakâr davranmamalıyız. Davamız ve menhecimiz hepimizin tutunduğu sancak misalidir. Herkes zarar görebilir, yaralanabilir, sancak uğrunda canını verebilir. Fakat sancak daima dalgalanmalı, yere düşmemelidir. Davanın sancağı için bireyler düşebilir, fakat bireyler için davanın sancağı asla düşmez.

Davet sancağına yanlış yapan, onun düşmesine yönelik her türlü girişimde bulunanı affetmek bizim harcımız değildir. Bugün ilkelerine bağlı kalan devletler dahi bu ayrımı iyi yapabilmekte ve kendi sistemlerine yönelik her türlü girişimi bertaraf etmek için ağır yaptırımlar uygulamaktadırlar. Elbette ki İslam nizamı küfür, tuğyan ve zulüm devletleri ile eşdeğerde değildir. Fakat devletler bu yönü ile kendi sistemlerinin bekası için bunu yapmak zorundadırlar. İşte İslam nizamı da böyledir. İslam cemaatinin emiri/halifesi veya memuruna şahsi bir yanlış yapılabilir ve bunda afv yolunu tutmak Allah'ın bir tavsiyesidir. Fakat halife veya memur üzerinden cemaate/devlete yönelik hangi girişim olursa affedilmez, hatta ağır bir şekilde cezalandırılmayı hak eder. Bu iki ayrımı doğru yapmak gerekir.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem hayatına baktığımızda kendi şahsına yapılan bütün yanlışları affettiğini, İslam davasına yapılanlara ise en sert şekilde karşılık verdiğini görebilmekteyiz.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem "Af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden uzak dur!" emri gereğince insanlara karşı sürekli affedici olmuş ve onların kötülüklerine iyilikle karşılık vermiştir. Bu bağlamda İmam Buhari, Aişe'nin radıyallahu anha "Allah'ın Rasûlü kendi şahsıyla ilgili olarak hiç kimseden intikam almazdı, fakat eğer Allah'ın bir yasağı çiğnenmişse Allah için bunu cezalandırırdı" sözünü nakletmektedir.

Yine Müslim'de geçen hadiste Aişe radıyallahu anha şöyle nakleder:

"Rasûlullah Allah yolunda savaş dışında ne bir kadına ne de bir hizmetçiye kısaca hiç kimseye ve hiçbir şeye eliyle vurmadı. Kendisine kötülük yapan kimselerden intikam almaya kalkmadı. Sadece Allah'ın yasak ettiği şeyler çiğnenince o yasağı çiğneyenlerden Allah adına intikam alırdı." 

Enes bin Malik radıyallahu anh anlatıyor:

"Rasûlullah ile beraber yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış sert kenarlı bir cübbesi vardı. Bir bedevi ona arkasından ulaşarak cübbesinden kuvvetlice çekti. Rasûlullah'ın ensesine baktım ki bedevinin kuvvetli çekişinden cübbenin sertliği oraya iz bırakmıştı. Bedevi: 'Ey Muhammed, sendeki Allah malından bana verilmesi için emret.' dedi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bedeviye döndü ve güldü, sonra da ona bir şey verilmesini emretti."

Bu, Allah Rasûlü'nün kendi şahsına yapılanlara karşı olan tavrı…

Fakat aynı Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem başka olaylarda farklı tepkiler ortaya koymuştur:

Enes radıyallahu anh şöyle demiştir:

"Ukl (veya Ureyne) kabilelerinden bazı kimseler Medine'ye geldiler. (Medine'nin havası onlara iyi gelmediğinden) Karınları ağrıdı. Bunun üzerine Rasûlullah onlara, yeni yavrulamış develerin süt ve idrarlarından İçmelerini tavsiye etti. Onlar da (zekat) develerinin bulunduğu yere giderek Rasûlullah'ın emrini aynen yaptılar, zamanla iyileştiler. İyileş­tikten sonra, bu hayvanlara bakan görevli çobanı öldürerek ümmetin beytuI malına ait zekat develerini alıp kaçtılar. Rasûlullah bu haber gündüzün hemen ilk saatlerinde kendi­sine ulaşınca onları takip etmek üzere bir grup gönderdi. Bu kişiler güneş yükse­lince, adamları yakalayıp getirdiler. Rasûlullah el ve ayak­larının kesilmesini emretti. Bunların gözlerine mil çekildi. 'Harre' denilen sıcak yere atıldılar, su istemelerine rağmen kendilerine su verilmedi."

Ebu Kılabe şöyle demiştir:

"Bunlar hırsızlık yaptılar, adam öldürdüler, iman ettikten sonra inkar ettiler, Allah ve Rasûlü'ne karşı harp ilan ettiler."

Allah Rasûlü'nün bu denli karşılık verdiğine ender rastlarız. Bunun sebebi de ümmete ait olan beytul mala yapılan yanlıştır. Bundan ötürü de Allah Rasûlü davaya yapılan yanlışta katı ve tutucu davranmıştır.

Bizler de Müslüman kardeşlerimizle bir arada bulunmakta, onlarla çeşitli muamelelerin içerisine girebilmekteyiz. Karşımızdaki kardeşimiz bizim şahsi değerlerimizi kırabilir ve bu bizde bir tesir bırakabilir. Fakat bunu asla ona öfke ve daimi bir kine dönüştürmemeliyiz. Bu fıtratı bozulmuş kimselerin ahlakıdır. Fıtratı sağlam olan kişi ise değerleri için yaşar. Değerlerine zarar geldiği zaman aslan misali, kendi şahsiyetine zarar geldiği zaman ise affedicidir.

Bir sonraki yazımızda konumuza devam edeceğiz inşaallah.

Allah'ım! Sana hamdederek, seni tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Senden başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve sana tevbe ederim.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile…

 

Özcan YILDIRIM

Tevhid Dergisi

Bu yazı toplam 711 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar