1. YAZARLAR

  2. Özcan Yıldırım

  3. Nifakın Zirvesi; Tebuk Seferi
Özcan Yıldırım

Özcan Yıldırım

Tevhid Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Nifakın Zirvesi; Tebuk Seferi

A+A-

Nifakın Zirvesi; Tebuk Seferi

Münafıkların toplu olarak güç gösterisinde bulundukları en son gazve olması ve nifakta kuvvetleri itibariyle en üst düzeye tırmanmaları sebebiyle Tebuk Seferi 'Nifakta Zirve' olarak da düşünülebilir. Medine döneminde nifakın Tebuk'te zirveye ulaştığı görüşüne bizi götüren sebepleri şöyle sıralamak mümkündür:

1. Münafıklar hakkındaki ayetlerin en çok Tebuk seferinde nazil olması ve bu ayetlerin İslam toplumu içindeki münafıkların yerini, kesin hatlarla ayırması. Böylece münafıklar ile müminlerin arasında perdelerin gerilmesi, eskisi gibi onlarla olan ilişkilerin hoşgörüye dayandırılmayıp ayırıcı bir tavrın ölçü olması.

2. Tebuk gazvesinin bir adı da, 'Gazvetu'l Fâdıha: Rüsvaylık Gazvesi' dir. Bu ismin verilmesinin sebebi, Tebuk seferi kadar hiçbir gazvede, münafıkların melanetlerinin Kur'an ayetleriyle günü gününe, bu kadar geniş teşhir edilmemiş olmasıdır. Bu cihetle, münafıkların iç yüzlerinin ve kötülüklerinin teşhir edildiği gazve demektir. Ayrıca Tebuk'te münafıklar, nifaklarını olanca güçleriyle ortaya dökmüşler, fakat hiçbir başarı sağlamayarak rezil rüsva olmuşlardır. Bundan kinâye olarak ve münafıkların bu seferde rezil olduklarını belirtmek için 'Fâdıha Gazvesi' adı verilmiştir.

3. Tebuk'teki nifaktan etkilenip güçlük zamanında eğrilmek üzere iken doğrulup kurtulanların yanında, nifakları ortaya çıkan kişilerin bir daha İslam toplumu içinde sefere katılmalarının kesinlikle yasaklanması.

4. Münafıkların karargahı durumunda olan, Yahudi asıllı Süveylim'in evinin yaktırılması.

5. Özellikle, münafıkların Allah Rasûlü'ne karşı Medine'de oluşturdukları muhalefetin iç yüzünün açıklanması ve savaşa katılmak isteseler de casusluk yapacaklarını, Tebuk seferi vasıtasıyla Kur'an-ı Kerim'de hatırlatılması.

6. İslam tarihinde ilk defa, münafıkların tescili denilebilecek toplu hareketin zuhur etmesi. Bu olay, Tebuk seferi için İslam ordusunun hazırlandığı sırada, İbni Ubeyy bütün müttefikleri ile birlikte Allah Rasûlü'nün ordugâhından ayrı, Zübab tepesinin Nizar'ında münafıklardan oluşan bir karargah kurmasıdır.

7. Tebuk seferinin mü'minleri nifak illetinden beri kılması, münafıkların esrarını fâş etmesi, onları kaçırıp berbâd etmesi, yüreklerini deşip tenkil etmesi, üzerlerine hışım yağdırması.

8. Nifakın Medine'de kalmayıp, çevredeki çöl halkına da sıçraması. Kur'an'a göre, bedevi münafıkların, yerli münafıklardan daha şiddetli ve kalplerinin daha katı olması.

9. Münafıklar zümresi, bütün maharetlerini kullanarak ikiyüzlülüklerini gizlemişlerse de, Tebuk seferi vasıtasıyla kemiyet (nicelik), keyfiyet ve isimleri yönüyle tanıtılması.

10. Allah Rasûlü'ne Tebuk seferi dönüşü, münafıkların suikast teşebbüsünde bulunmaları.

11. İbni İshak'ın, 'İbni Ubeyy komutasında Zübab tepesinde Allah Rasûlü'nün karşısında ayrı bir yerde toplanan nifak grubu mevcudunun, Allah Rasûlü'nün yanında toplananlardan az olmadığı' rivayeti.

12. Medine'deki nifakta münafıkların üs olarak kullandıkları Mescidi Dırar'ın ilahi vahiy gereği yaktırılması.

13. Bütün bu olayların akabinde, münafıkların lideri İbni Ubeyy'in dayanamayarak vefatı.

14. Bundan böyle münafıkların cenaze namazının kılınmaması.

Tebuk seferinde nifakın, niçin doruk noktasına ulaştığının sebeplerini ortaya koyduktan sonra, münafıkların çevirdikleri entrikaları tarihi seyri içinde açıklamak, münafıkları tanıma açısından faydalı olacaktır.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Tebuk seferinde farklı bir metot uyguladı. Herhangi bir gazveye çıkacağı zaman maksadını doğrudan açıklamazdı, ancak Tebuk'te durum böyle olmadı. Tebuk seferi için halka hazırlanmalarını, gidilecek yerin uzaklığını, zamanın yokluk ve kıtlık zamanı olduğunu, hatta düşmanın çokluğunu, Rumlar üzerine gidileceğini, buna göre hazırlıklarını yapmalarını açıkça bildirdi. Bu durumda, münafıklar için önemli bir fırsat doğmuştu. Gidilecek yeri, Allah Rasûlü'nün açıktan ilanı ve durumun zorluğunu açıkça dile getirmesi üzerine münafıklar, İslam aleyhindeki oyunlarını daha açık sergilemeye koyuldular. Böyle bir ortamda münafıklar, estirdikleri nifak rüzgarıyla müminleri tesir altına aldılar. Bunun üzerine nazil olan ayetler onları şöyle uyarıyordu:

"Ey iman edenler; size ne oldu ki: Allah yolunda elbirliği ile savaşa çıkın, denildiği zaman, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahireti bırakıp da dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki dünya hayatının geçimi ahiretin yanında pek azdır. Eğer savaşa çıkmazsanız Allah sizi acıklı bir azaba uğratarak yerinize başka bir toplum getirir. Siz Allah'a hiçbir zarar dokunduramazsınız. Çünkü Allah'ın gücü her şeyi yapmaya yeter. Eğer siz ona yardım etmezseniz; doğrusu Allah, ona yardım etmişti. Hani kafirler onu çıkarmışlardı da, o ikinin ikincisiydi. Hani onlar mağarada idiler ve hani o, arkadaşına; 'Üzülme, Allah bizimledir,' diyordu. Bunun üzerine Allah, ona sekinetini indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemişti. Ve kafirlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın kelimesi ise en yüce olandır. Allah; Aziz'dir, Hakim'dir. Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak hep birlikte savaşa çıkın! Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin! Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (9/Tevbe, 38-41)

Münafıklar yukarıda zikredilen uyarı neticesi yapılan infakları dedikodu çıkarmak suretiyle alay konusu yaptılar. Özellikle, dört bin dirhem bağışta bulunan Abdurrahman bin Avf ile yüz vesk hurma tasadduk eden Asım bin Adiyy için, 'Bunların yaptıkları gösterişten başka bir şey değildir!' dediler. Diğer taraftan Ömer radıyallahu anh, malının yarısını getirdiğinde, 'Sen gösteriş mi yapıyorsun?' diye soran münafıklara şu cevabı verdi: 'Allah ve Rasûlü'ne karşı ise, evet; başkalarına karşı ise, hayır.'

Ebu Akîl'in kıssası

Münafıklar samimiyetsizliklerini öyle ortaya koydular ki: Ebu Akîl'in gece boyu sırtında su çekmesi karşılığında iki sâ' hurmanın yarısını ailesine bırakıp, kalanının tamamını bağışlamasını bile, 'Şu miskinin azıcık hurmasına Allah'ın ne ihtiyacı var?' diyerek hafife aldılar. Bağışta bulunan müminleri alaya alan münafıklar, bir taraftan da Tebuk seferine katılmamak için Allah Rasûlü'nden izin istemeyi ihmal etmiyorlardı. "Şu sıcakta sakın cihada çıkmayın" (9/Tevbe, 49) diyen münafıklardan, seksenden fazlası hiçbir özrü olmadan, Allah Rasûlü'nden izin almayı başardı. Bu durumdaki münafıklar hakkında şu ayet nazil oldu:

"Allah'ın Peygamberine muhalefet için geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi. Bu sıcakta savaşa çıkmayın, dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke bilselerdi. Artık yaptıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar." (9/Tevbe, 81-82)

Allah Rasûlü, sefer hazırlığı ile uğraştığı günlerde Selimeoğulları'ndan münafık Cedd bin Kays, şöyle bir mazeret ileri sürdü: 'Ya Rasulallah! Bana izin ver de, Asfaroğulları'nın (Rumların) kadınlarını görürsem, dayanamam da günaha girerim.'

Cedd ve diğer münafıklar hakkında şu ayet nâzil oldu:

"Onlardan kimi de: Bana izin ver, beni fitneye düşürme, der. İyi bilin ki; onlar fitne içine düşmüşlerdir. Ve muhakkak ki cehennem, kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır." (9/Tevbe, 49)

Cedd bin Kays'ın oğlu Abdullah, babasının yaptığı harekete çok üzülmüş ve kınamıştı. Cedd, bir ara oğlunun müdahelesine sinirlenerek yüzüne ayakkabıyı çarpmıştı. Daha sonra şöyle demişti: 'Ben evimde oturacağım. Sen git, onlarla savaş!' Abdullah, Bedir harbine de katılmıştı. Babasının yaptığı bu çirkin hareketi münafıklık olarak nitelendirmişti.

Yerli ve bedevi münafıkların Tebuk seferi esnasındaki kötü tutum ve davranışlarını, nazil olan âyetler bütün teferruatıyla ortaya dökmüştür:

"Eğer kolay bir kazanç ve orta bir sefer olsaydı; elbette senin arkana düşerlerdi. Fakat zorluk onlara uzak geldi. Gücümüz yetseydi; herhalde biz de sizinle beraber çıkardık, diye yemin edeceklerdir. Kendilerini helak ederler. Allah biliyor ki; onlar muhakkak yalancılardır.

Allah seni affetsin. Doğrular sana besbelli olup yalancıları bilmeden önce neden onlara izin verdin?

Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, geri kalmak için senden izin istemezler ki mallarıyla ve canlarıyla cihad etsinler. Allah, muttakileri bilir.

Senden; ancak, Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar ve kalpleri şüpheye düşüp, şüphelerinde bocalayanlar izin isterler.

Eğer onlar çıkmak isteselerdi; elbette bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların davranışlarını çirkin gördü de kendilerini alıkoydu. Ve: Oturun oturanlarla beraber, denildi.

Eğer onlar da aranızda çıksalardı size şer ve fesadı arttırmaktan başka bir şey yapmazlar ve aranıza muhakkak bir fitne sokmak isteyerek koşarlardı. İçinizde onlara iyice kulak verenler de var. Allah; zalimleri çok iyi bilendir.

Andolsun ki, onlar daha önce de fitne aramışlar ve sana karşı bir takım işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri hâlde Allah'ın emri üstün geldi.

Onlardan kimi de: Bana izin ver, beni fitneye düşürme, der. İyi bilin ki; onlar fitne içine düşmüşlerdir. Ve muhakkak ki cehennem, kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır." (9/Tevbe, 42-49)

"Bilmezler mi ki: Kim, Allah'a ve Rasûlü'ne karşı koymaya kalkışırsa; muhakkak ona, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu, en büyük rüsvaylıktır. Münafıklar; üzerlerine kalplerinde olanı haber verecek bir surenin indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: Siz alay edin bakalım, Allah çekindiğinizi ortaya çıkarandır." (9/Tevbe, 63-64)

"Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır." (9/Tevbe, 79)

"Allah'ın Peygamberine muhalefet için geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi. Bu sıcakta savaşa çıkmayın, dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır. Keşke bilselerdi. Artık yaptıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. Allah, seni onlardan bir topluluğa geri döndürür de; senden savaşa çıkmak için izin isterlerse; de ki: Benimle hiçbir zaman çıkmayacaksınız. Benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü siz, baştan oturup kalmaya razı oldunuz. Artık siz, geri kalanlarla birlikte oturun." (9/Tevbe, 81-83)

"Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Rasûlü'ne yalan söyleyenler ise oturup kaldı. İçlerinden kafir olanlara elim bir azap isabet edecektir." (9/Tevbe, 90)

"Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyen, geride kalan kadınlarla bulunmaya razı olanlara ve Allah kalplerini mühürlemiş olduğu için bilmeyenleredir. Kendilerine döndüğünüz vakit de size özür beyan ederler. De ki: Özür dilemeyin. Size katiyyen inanmıyorum. Doğrusu Allah, bize haberlerinizi bildirmiştir. Allah da, Rasûlü de amellerimizi görecektir. Sonra hepiniz, görüleni de görülmeyeni de bilene döndürüleceksiniz. O, size neler yaptığınızı haber verecektir. Kendilerine döndüğünüz zaman; onlardan vazgeçmeniz için Allah'a yemin edeceklerdir. Öyleyse onlardan yüz çevirin. Çünkü murdardırlar. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer, cehennemdir. Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla razı olmaz." (9/Tevbe, 93-96)

Yahudilerden Süveylim'in evi, münafıkların karargâhı olmuştu. Yahudi Süveylim'in Cas'um mevkiindeki evinde toplanıp, Tebuk seferine katılacak halkı caydırmak için plan hazırlıyorlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, münafıkların Medine'de nifak çıkarma hazırlıklarını haber alınca, Talha bin Ubeydullah ve bazı sahabeleri Suveylim'in evini ateşe vermek üzere görevlendirdi.

Görevliler, en kısa zamanda Süveylim'in evini ateşe verdiler. Dahhak bin Halife, evin damından yere atlarken ayağı kırıldı. İbni Ubeyrık ve diğer münafıklar damdan atlayıp kaçtılar.

Münafıklar bir taraftan da Allah Rasûlü'nün ordugâhının aşağısına, Zübab tepesinin hizasına doğru İbni Ubeyy başkanlığında ayrı bir karargâh kurdular. İbni Ubeyy'in Yahudi müttefikleri ve münafık arkadaşlarından oluşan bir topluluk, İslam tarihinde ilk kez ayrı bir grup olarak, bağımsız bir biçimde ortaya çıkmıştı. Bu durum, İslam toplumu içindeki nifak açısından araştırmaya değer. Zira, münafıklar artık eylemlerini açıktan sürdürmek hususunda kendilerini güçlü görüyor olmalılar ki, Tebuk'te ayrı bir güç ve topluluk olarak ortaya çıktılar. Bu hareketleriyle İslam toplumu içindeki varlıklarını tescil ettirmek istediler. Böylece, münafıkların, asr-ı saadette bir grup faaliyeti olarak ortaya çıkışları, Tebuk'te doruk noktasına ulaşmıştır.

Böyle tehlikeli bir durumda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebu Bekr'i namaz kıldırmakla vazifelendirdi. Seniyyetü'l-Vedâ'ya kadar gelen Ali'yi radıyallahu anh Medine'de vekil bırakınca, münafıklar bu durumu hemen istismar ederek nifak rüzgârı estirmeye başladılar. Ali radıyallahu anh için 'Herhalde Peygamber, önemsemediği için seni geri bırakmıştır' diyerek tahrik ettiler.

Ali radıyallahu anh bunları işitince, silahını alıp yola çıktı. Cürf'te Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem yetişti. Ve şöyle dedi: 'Ya Rasulallah! Münafıklar, senin beni önemsemediğini söylüyorlar.' Rasûlullah da, "Onlar yalan söylemişlerdir. Ben, seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Hemen geri dön. Ya Ali! Bana göre sen, Musa'ya göre Harun gibi olmaya razı değil misin? Ancak benden sonra Peygamber yoktur" buyurdu. Bunun üzerine Ali, Medine'ye döndü.

Münafıkların reisi İbni Ubeyy'i, Tebuk'te müminlerin maneviyatını sarsmak isterken görüyoruz. Tebuk'e giderken Zübab tepesine kadar gelip ayrı bir karargâh kurmuş, ordu yola koyulunca münafık arkadaşlarıyla sefere iştirak etmedikleri gibi, şu sözleri söyleyerek, savaşa katılanlara mani olmaya çalışmıştır: 'Muhammed bu güç ve sıcak durumda Asfaroğulları'yla (Rumlarla) savaşacak. Buna yetecek gücü yok! Asfaroğuları'yla savaşmayı oyuncak sayıyor. Vallahi, onu ve arkadaşlarını bir sabah ipe bağlanmış olarak görür gibiyim!'

Münafıkların bir kısmı sefere katılmayıp Medine'de kalmayı tercih ederken, bir kısmı da harbe iştirak etmeyi düşündüler. Gayeleri yolda nifak çıkarmak, kendi aleyhlerine olabilecek gelişmelerden haberdar olmak ve ganimet elde etmekti. Üstelik tam bir disiplinle birbirine bağlı idiler. Nitekim, sefer süresince entrikalarını şöyle sergilediler: Tebuk'e giderken yolda aşırı derecede su sıkıntısı çekilmişti. Münafıklar hemen fırsattan istifade ile şu sözleri söylemeye başladılar: 'Muhammed eğer gerçekten Peygamber ise, Musa Peygamberin Allah'tan yağmur dileyip yağdırdığı gibi, O da aynısını yapabilirdi.' Çok geçmedi, Rasûlullah'ın duası üzerine bol bol yağmur yağdı.

Hıcr'daki susuzluk had safhaya ulaştığında, yine yağmur yağması için Rasûlullah'ın dua etmesi üzerine halk suya kanmıştı. Fakat münafıklar bu durum karşısında, 'Bu iş, gelip geçen bulutun işidir' diye meseleyi geçiştirmek istediler. Münafıklar Tebuk'te Allah Rasûlü'nü adım adım takip ediyorlardı. Aynı zamanda bütün ashab, münafıkları tanıyorlar ve onlara muamelelerinde dikkat ediyorlardı. Sefere katılan sahabiler, münafıkları devamlı kontrol altında bulunduruyor, yapılan nifak hareketlerini anında Allah Rasûlü'ne haber veriyorlardı. Nitekim, Tebuk seferine, münafıklardan bazılarının katılması üzerine Asım bin Ömer bin Katade, Mahmud bin Lebid'e şunu sormuştu: 'Halk içindeki münafıkları tanır mıydı?' Bu soruya, Mahmud bin Lebid, 'Vallahi! İnsan kardeşini, babasını, amcasını kabile içinde nasıl tanırsa, münafıkları da öyle tanırlar sonra da bunları birbirinden gizlerlerdi.'

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hıcr'dan kalkıp Tebuk'e giderken, konakladığı yerde devesi Kusvâ kaybolunca -harekete geçen münafıklardan Kaynukaoğulları Yahudilerden iken Müslüman olan- Zeyd bin Lusayt adındaki münafık şöyle dedi: 'Kendisinin Peygamber olduğunu haber veren, gökten haberler getiren, devesinin nerede olduğunu bile bilemiyor!' Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu olay üzerine, "Vallahi, Allah bildirmedikçe bilemem! Fakat Allah şimdi onu bana gösterdi" deyip kaybolan devenin yerini tarif etti ve işaret edilen yerde bulundu.

Zeyd bin Lusayt, Uman bin Hazm'ın konvoyunda olduğu için, Uman, hemen harekete geçip Zeyd'i, nifakından dolayı konvoyundan kovmuş ve arkadaşlıktan reddetmişti.

Münafıkların başkanı İbni Ubeyy'in Tebuk'e iştirak etmeyip ayrıldığı sırada söylediği sözlerin benzerini de yolda münafıklardan bir grup tekrar etmeye başladı. Hedefleri, sefere iştirak eden mücahidlerin maneviyatını bozmaktı. Toplu olarak bu nifak hareketine katılan münafıklardan Amr bin Avfoğulları'nın kardeşi Vedia bin Sabit, Selemoğulları'nın müttefiki Eşcalılar'dan Mahşiyy bin Humeyr, Cüllas bin Süveyd bin Sâmit, Sa'lebe bin Hatıb, müminleri korkutup maneviyatlarını sarsmak için, Allah Rasûlü'ne işaret ederek birbirleriyle şöyle konuşuyorlardı: 'Asfaroğulları'yla (Rumlarla) çarpışmayı, Arapların birbirleriyle çarpışması gibi mi sanıyorsunuz? Vallahi, biz sizi, bir sabah iplere ikişer ikişer bağlanmış olarak görür gibi oluyoruz.'

Münafıklardan Mahşiyy bin Humeyr ise, söylenilen bu sözler üzerine, 'Hakkımızda Kur'an ayeti inmekten kurtulmak için herbirimize yüzer kamçı vurulması hükmünün verilmesini arzu ederdim' diye telaşlanmıştı. Vedia bin Sabit, 'Sanırım şu hafızlarımız, karınlarına en düşkün olanlarımız, dilleri en yalan söyleyenlerimiz, düşmanla karşılaşınca da en korkaklarımızdır.'

Cüllas bin Süveyd de, 'Vallahi, eğer Muhammed Peygamberlik davasında sadık ise, biz eşeklerden daha, beter olalım' dedi. Cüllas'ın üvey oğlu Umeyr, bu sözden etkilenip şöyle demiştir: 'Sen bana insanların en sevimlisi idin. Şimdi ise öyle değil. Bu sözünü Rasûlullah'a duyursam, sen rezil rüsva olursun. Duyurmasam, ben helak olurum. Her hâlde birincisi benim için daha hafiftir.'

Tebuk seferine giderken, münafıkların yolda oluşturdukları bu nifak grubunun sözleri, Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem mâlum olmuştu. Derhal Ammar bin Yâsir'le, o topluluğa gitmesini ve söylenilen sözleri kendilerine aktarmasını istedi. Şayet itiraz ederlerse şunları söylediklerini hatırlatmasını istedi. Ammar, münafıkların yanına gidip durumu anlatınca, hemen özür dilemek için Allah Rasûlü'ne geldiler. Böyle bir şey söylemediklerine dair yemin ettiler. Münafıklar geldiklerinde Allah Rasûlü devesinin üzerinde bulunuyordu. İçlerinde Vedia bin Sabit, Allah Rasûlü'nün devesinin yularına sarılıp, 'Ya Rasulallah! Biz lafa dalıp şakalaşıyorduk' dedi. Bu olay üzerine nazil olan ayette,

"Şayet kendilerine sorsan, andolsun ki, (biz yol zahmetini duymamak için) lafa dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk, derler. Onlara de ki, siz Allah ile onun ayetleriyle ve onun Rasûlü ile mi eğleniyorsunuz? Boşuna özür dilemeyiniz. Siz iman ettikten sonra kafir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz." (9/Tevbe, 65-66)

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Tebuk'te on dokuz gece kaldıktan sonra Medine'ye dönüşünde Müşakkak diye anılan vadideki kayanın dibinde akan su sızıntısı vardı. Allah Rasûlü, buradaki suyun yanına kendinden önce gitmemelerini, şayet gidecek olurlarsa suya dokunmamalarını hatırlattı. Münafıklardan bir grup, Allah Rasûlü'nün emrini dinlemeyerek suya dokundular. Herkesten önce suya ulaşan münafıkların isimleri Vakıdî'ye göre şunlardır: Muattıb bin Kuşeyr, Haris bin Yezidetu't-Tâî, Vedia bin Sabit ve Zeyd bin Lusayt.

Allah Rasûlü, suyun başına geldiğinde sudan eser yoktu. Buraya kendinden önce kimin geldiğini sorduğunda, isimler sıralandı. "Ben size men etmemiş miydim?" diye hatırlatınca, münafıklar, 'Yapılan duyuruyu biz işitmemiştik' diye özür dilediler. Allah Rasûlü bunların özrünü kabul etti. Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellem mucizesi olarak, kaynağı gürleşen sudan bolca istifade eden münafıklardan Vedia bin Sabit'in, 'Bunun benzeri daha önce de yapılmıştı' dediği rivayet edilir.

Tebuk seferinde istediklerini bulamayan münafıklar, en son dönüşte Allah Rasûlü'ne suikast tertiplemeye kadar işi vardırdılar. Bu olay, münafıkların bundan böyle Allah Rasûlü'nü doğrudan hedef seçtiklerinin işareti sayılabilir. Münafıklar, ellerinden gelen bütün entrikaları ve nifak oyunlarını sergilediler. Bu yüzden onlar biliyorlardı ki, bu hadiseler, Allah Rasûlü'nün bundan sonra münafıklar hakkında alacağı tedbir ve kararlar için dönüm noktası teşkil edecektir. Zira nazil olan ayetler, Allah Rasûlü'nün münafıklara karşı olarak kesin tavır takınmasını istemektedir. İşte böyle bir durumda münafıklar, çareyi Rasûlullah'ı öldürmekte görüyorlardı.

Münafıkların düşünüp de tahakkuk ettiremedikleri suikast eylemi şöyle gerçekleşmişti:

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Tebuk dönüşü Akabe'den geçiyordu. Dar bir boğaza rastlayınca, orduya geniş vadi içinden geçmelerini, kendisinin ise boğazdan geçeceğini haber verdi. Bunun üzerine, haddi zatında böyle bir suikast kollamakta olan münafıklar, bir anda toplandılar. Geceleyin maskeli vaziyette kritik bir mevkiye yerleştiler. İlâhi uyarı neticesinde Allah Rasûlü gayet tedbirli idi. Beraberindeki Ammar bin Yasir, Rasûlullah'ın devesinin yularını tutuyor, Huzeyfe bin Yeman ise arkadan geliyordu. Allah Rasûlü, suikastçilerin karartılarını görünce meseleyi Huzeyfe bin Yeman'a anlattı ve münafıkları dağıtmasını söyledi. Huzeyfe'nin elindeki sopayla, münafıklar üzerine saldırmasıyla birlikte, maskeli münafıklar tanınmamak için ordunun içine dağıldılar, kendilerini kamufle ettiler. Münafıklar, Rasûlullah'ı, devesi üzerinden düşürüp, uçuruma yuvarlayarak öldürmeyi tasarlamışlardı. Münafıkların, amaçlarına erişemedikleri konu ile ilgili olarak nazil olan ayette şöyle tesbit edildi:

"(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve Müslüman olduktan sonra kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast yapmaya) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve Resûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar. Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur. Yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, ahirette de elem verici bir azaba çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu ne de yardımcısı vardır." (9/Tevbe, 74)

Ertesi gün, münafıkların çevirdiği entrikalar ordu içinde duyulunca ashab münafıkların cezalandırılmasını, hatta Useyd bin Hudayr radıyallahu anh gibi bazılarının da idamını istedi. Fakat Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kelime-i tevhidi söyleyen kimsenin öldürülemeyeceğini açıklaması üzerine durum sükunete kavuştu. (Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri)

Ka'b bin Malik ve Arkadaşlarının Tevbesi

Tebuk gazvesinde yaşanan ve Tevbe suresine de konu olan hâdiselerden bir diğeri de hiç şüphesiz ki Ka'b bin Malik ve arkadaşlarının bu seferden geri kalmalarıdır. Bunu buraya konu edinmemiz, nifak hareketinden tamamen bağımsızdır. Fakat bu seferde Ka'b bin Malik ve arkadaşları, Allah ve Rasûlü'ne karşı münafık olanlara karşılık, tüm hatalarına rağmen sadakatin eşsiz örnekleri olmuştur. Bu seferi Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği şekli ile Ka'b bin Malik'in kendisinden dinleyelim:

"Tebuk gazvesinden başka Rasûlullah'ın savaşlarının hiçbirisinden geri kalmadım. Sadece Bedir gazvesinden geri kalmıştım. Bu gazveden geri kalanlardan hiç kimse azarlanmamıştı. Çünkü Rasûlullah ve Müslümanlar Bedir gazvesine Kureyş'in ticaret kervanını takip için çıkmışlarken, Allah, onları haberleri olmaksızın, düşmanlarıyla yolda birleştirdi. Ben Akabe gecesinde İslam'a yardım üzerine anlaşma yaptığımızda Rasûlullah'ın yanında hazır bulundum. Bedir gazvesi halk arasında Akabe biatından daha çok anılsa da bana göre Bedir'de bulunmak, Akabe'de bulunmak kadar sevimli değildir. Benim Tebuk harbinde Rasûlullah'tan ayrılıp geri kalışımın hikayesi şöyledir:

Ben hiçbir zaman, Rasûlullah'tan ayrılıp o harpten geri kaldığım zamanki kadar kuvvetli ve varlıklı olmamıştım. Vallahi daha önce hiçbir zaman bir araya getirememiş olduğum iki binek hayvanını o gazve sırasında bir araya getirmiştim. Bir de o gazveye gelinceye dek, Rasûlullah herhangi bir yere gazveye karar verdiği zaman onu gizli tutup, başka bir seferi öne sürerdi. Bu gazveye şiddetli bir sıcak altında girişileceği için, uzak ve tehlikeli bir yolculuk ve kalabalık bir düşmanla karşılaşacaktı. Bu sebeple savaş hazırlıklarını yapsınlar diye Müslümanlara durumu açık seçik anlatarak, gitmek istediği yönü haber verdi.

Rasûlullah'ın yanındaki Müslümanlar pek çoktu. Onların isimlerinin yazıldığı bir defter de yoktu. Ka'b sözlerine devamla:

Firar etmek isteyenler çok azdı. Onlar da haklarında Allah'tan vahiy gelmedikçe yaptıklarının gizli kalacağını sanabilirlerdi. Rasûlullah bu gazaya meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin arandığı bir mevsimde gitmişti. Ben de bunlara çok düşkündüm. Rasûlullah ve beraberindeki Müslümanlar hazırlığa başladılar. Ben de onunla beraber hazırlanmak için çıkıyor, bir şey yapmadan geri dönüyor ve kendi kendime 'İstediğim zaman hazırlanabilirim.' diyordum. Benden başkaları sürekli gayret sarf ederken, bende bu gevşeklik hâli devam etti.

Rasûlullah Müslümanlarla birlikle bir gün, erkenden yola koyuldu. Bense hazırlık olarak hiçbir şey yapmamıştım. Sonra sabah evden çıkıyor, fakat akşam hiçbir şey yapmadan eve dönüyordum. Ben bu hâlimde devam ederken onlar sefere çıktılar. Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi çok düşündüm fakat bu bana nasip olmadı. Rasûlullah gazveye gittikten sonra halk arasına çıkıp, ortalıkta benim gibisini görememek gücüme gitmişti. Gördüklerim ya münafık olarak bilinen veya Allah'ın özürlü saydığı mümin kişilerdi.

Rasûlullah Tebuk'e varıncaya kadar benden hiç bahsetmemiş. Tebuk'te sahabeler arasında otururken beni hatırlayarak 'Ka'b bin Malik ne yaptı?' diye sormuş. Beni Selime'den Abdullah bin Üneys:

'Ya Rasûlullah! Onu çifte cübbesi ile kibir içinde sağa sola bakmak, aramıza katılmaktan alıkoydu.' demiş. Bunun üzerine Muaz bin Cebel adama:

'Ne fena söyledin!' diye cevap vermiş ve Rasûlullah'a hitaben de:

'Vallahi Ya Rasûlullah! Biz onun hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz.' demiş. Bunun üzerine Rasûlullah susmuş.

Ne zaman ki Rasûlullah'ın Tebuk'ten ayrılıp Medine'ye döndüğünü duydum, beni şiddetli bir merak sardı, yalanlar uydurmaya başladım. 'Onun öfkesinden nasıl kurtulacağım.' diyordum. Rasûlullah'ın gelmek üzere olduğu söylenince yanlış düşünceler kafamdan uzaklaştı. Bu yoldan bir şey elde edemeyeceğimi kesin olarak anlamıştım. Bu yüzden gerçeği söylemeye karar verdim. Rasûlullah bir sabah Medine'ye geldi. O bir seferden döndüğünde ilk olarak mescide girer, orada iki rekât namaz kılar, sonra halkın işlerine bakardı. Rasûlullah insanların meseleleriyle ilgilenince, savaşa katılmayanlar huzuruna çıktı. Ona karşı mazeretlerini açıklıyorlar, önünde yemin ediyorlardı. Bunlar seksen küsur kadardılar. Rasûlullah bunların ileri sürdükleri mazeretleri kabul edip, biatlerini tazeledi ve bağışlanmalarını dileyerek, iç yüzlerini Allah'a havale etti. Ben de varıp selam verdiğim zaman öfkeli bir şekilde gülümseyerek:

'Gel bakalım.' dedi. Bunun üzerine, yürüyerek, karşısına oturdum.

'Neden harbe katılmadın, kendine binek hayvanı satın almamış mıydın?' buyurdu. Şöyle cevapladım:

'Ya Rasûlullah, eğer senin değil de, dünya halkından bir başkasının karşısında olsaydım, bir mazeret uydurup, onun öfkesinden kurtulurdum. Çünkü ben konuşmasına fesahat verilmiş kimseyim. Vallahi kesinlikle biliyorum ki; bugün size karşı öfkenizi üzerimden savacak yalan bir söz söylesem, çok geçmeden Allah, öfkenizi üzerime çekecektir. Eğer size doğruyu söyler ve bu yüzden bana kızacaksanız, doğru konuşmakta Allah'tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi hiçbir mazeretim yoktu. Vallahi hiçbir zaman senden geri kaldığım zamanki kadar, güçlü ve geniş imkanlı değildim.'

Bunun üzerine Rasûlullah:

'Bu adam doğru söylüyor. Şimdi kalk git. Hakkında Allah hükmünü verinceye kadar bekle.' buyurdu.

Beni Seleme'den bazı kimseler ayağa kalkıp peşimden yürüdüler ve bana şöyle dediler:

'Vallahi biz senin bundan önce bir suç işlediğini bilmiyo­ruz. Sen gazadan geri kalan diğer kimselerin ileri sürdükleri gibi mazeret beyan edememen sebebiyle acze düştün. Halbuki Rasûlullah'ın hakkında af dilemesi yeterliydi.' Ka'b diyor ki:

'Vallahi beni o kadar kınadılar ki, hatta Rasûlullah'ın huzuruna dönüp kendi kendimi yalanlamak istedim. Onlara:

'Şimdiye kadar aynı muameleye muhatap olan benden başka kimse var mı?' dedim. Bana: 'Evet, senden başka iki kişi daha aynı muameleye maruz kaldı. Onlar da senin gibi konuştular ve sana söylendiği gibi onlara da söylendi.' dediler.

'Onlar kimlerdir?' dedim.

'Murare bin Rabiatu'l Amiri ile Hilal bin Umeyyetul Vakifi.' dediler.

Durumları bana örnek olan, Bedir harbine katılmış iki salih adamın adını verdiler. Bu iki kişiyi bana söylediklerinde, tereddütten vazgeçtim, görüşümde sebat ettim.

Rasûlullah harpten geri kalanlar arasında, bizim üçümüzle konuşmaktan herkesi men etti. İnsanlar da bizden çekindiler veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler. O kadar ki, kendi yurdum bana yabancılaştı. Orası artık eski memleketim değildi. Bu hâlde elli gün kaldık.

Diğer iki arkadaşıma gelince, halktan uzaklaşıp boynu bükük iki zavallı hâline geldiler. Evlerine kapanıp devamlı ağlıyorlardı. Ben daha genç ve güçlü idim. Bu nedenle evden çıkıp Müslümanlarla beraber namazda bulunuyor ve sokaklarda geziyordum. Ancak benimle hiçbir kimse konuşmuyordu. Namazdan sonra Rasûlullah'ın meclisine varır, kendisine selam verirdim. Kendi kendime 'Selamımı almak için, dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?' diye sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaza durarak kendisini gizlice gözetlerdim. Namaza durduğumda bana doğru bakıyor, fakat kendisine doğru baktığımda yüzünü başka tarafa çeviriyordu. Sonra yolda Ebu Katâde'yle karşılaştım. O amcamın oğlu ve çok sevdiğim biriydi. Kendisine selam verdim. Vallahi selamımı bile almadı. Ona:

'Ey Ebu Katâde! Allah aşkına sana soruyorum. Benim Allah ve Rasûlü'nü sevdiğimi bilmiyor musun?' dedim. Cevap vermedi. Sözümü tekrar ettim. Yine sustu. Üçüncü defa Allah aşkına sordum. Bu defa bana:

'Allah ve Rasûlü bilir.' diye karşılık verdi. Bunun üzerine gözlerim yaşardı. Bahçe duvarından atlayarak oradan uzaklaştım.

Bir gün Medine çarşısında yürüyordum. Medine'ye zahire satmaya gelmiş Şamlı bir çiftçi:

'Ka'b bin Malik kim bana gösterin.' diyordu. Halk beni göstermeye başladı. Yanıma geldi ve bana Gassan Meliki tarafından gönderilen bir mektup verdi. Okur yazar olduğum için mektubu okudum. Şöyle diyordu:

'Selamdan sonra derim ki, Efendinizin sizi üzdüğünü duyduk. Allah sizi horlanacağınız ve mahrumiyette olacağınız bir yere bırakmasın. Aramıza katıl, seni bağrımıza basarız.'

Mektubu okuduğumda 'Bu da bir başka imtihan.' dedim ve onu tandıra atıp yaktım. Elli günün kırk günü geçince bir gün baktım ki Rasûlullah'ın bir elçisi:

'Rasûlullah sana zevcenden ayrı durmanı emrediyor.' dedi. Ben:

'Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?' dedim.

'Hayır boşama, ondan uzak dur, kendisine yaklaşma.' dedi

Rasûlullah aynı emri diğer iki arkadaşıma da iletmişti. Bunun üzerine eşime:

'Ailenin yanına git ve Allah bu konuda hüküm verinceye kadar onlarda kal.' dedim.

Hilal bin Ümeyye'nin hanımı Rasûlullah'a giderek:

'Ya Rasûlullah! Hilal bin Ümeyye gücü kuvveti kalmamış bir ihtiyardır, hizmetçisi de yoktur, ona hizmet etmemi çirkin görür müsünüz?' diye sordu. Rasûlullah ona:

'Hayır, ancak sakın sana yanaşmasın.' buyurdu. Kadın, Rasûlullah'a hitaben:

'Vallahi, onda hiçbir şeye karşı hareket yok. Vallahi bu iş başına geldiğinden beri, şu ana kadar devamlı olarak ağlıyor.' dedi.

Ka'b diyor ki, Yakınlarımdan biri bana:

'Kadının hakkında sen de Rasûlullah'tan izin istesen, bak Hilal bin Ümeyye'nin hanımına, kocasına baksın diye izin verdi.' dedi. Ben de: 'Bu konuda Rasûlullah'tan izin istemem, çünkü ben genç bir adamım.' dedim.

Böylece bizimle konuşmanın yasaklandığı andan itibaren elli geceyi doldurmuş olduk. Ellinci gecenin sabahı, evlerimizin birinin damında sabah namazını kıldım. Allah'ın bizden bahsederken belirttiği gibi, hayatım bana güç gelmiş ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen başıma dar gelmiş bir hâlde otururken, Sel tepesine çıkmış bir tellalın, gür sesini duydum:

'Ey Ka'b bin Malik, müjdeler olsun.' diye sesleniyordu.

Derhal secdeye kapandım. Kurtuluş müjdesinin geldiğini anladım. Rasûlullah sabah namazını kılınca tevbemizin Allah tarafından kabul edildiğini halka ilan etmiş.

Halk da bizi müjdelemeye koştu. Arkadaşlarıma da müjdeciler gitti. Bana müjde veren kimse bana gelince, üzerimdeki iki elbisemi hemen çıkardım. Müjdelik olarak kendisine giydirdim. Vallahi, o gün bundan başka elbisem yoktu. Bu yüzden ödünç bir takım elbise edinerek giydim ve Rasûlullah'ın huzuruna koştum. İnsanlar gruplar hâlinde yanıma gelerek:

'Allah'ın tevbeni kabul buyurması, sana kutlu olsun.' diyorlardı, tevbemin kabulünden dolayı beni tebrik ediyorlardı. Nihayet mescite girdim. Rasûlullah sahabelerinin ortasında oturuyordu. Rasûlullah'a selam verdiğimde, sevincinden yüzü parıldadı. 'Annenin seni doğurduğu günden beri, üzerinden geçen günlerin en hayırlısı ile müjdelendin.' dedi. Ben:

'Ya Rasûlullah! Kendi tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?' dedim.

'Hayır, Allah tarafından.' buyurdu. Rasûlullah'ın sevindiği vakit yüzü son derece nurlanırdı. Sanki yüzü ay parçası gibiydi. Huzuruna oturduğumda:

'Ya Rasûlullah, tevbemin kabulü sebebiyle şükür için malımın tamamını Allah ve Rasûlü'nün yolunda tasadduk (sadaka) edeceğim.' dedim. Rasûlullah:

'Malının bir kısmını elinde tut, bu senin için hayırlıdır.' buyurdu. Ben: 'Hayberdeki hissemi bırakıyorum.' dedim ve: 'Ya Rasulallah! Allah beni ancak doğru söylediğim için kurtardı. Hayatta kaldıkça doğru söylemek de tevbemin tamamıdır.' dedim.

Allah'a andolsun ki, Rasûlullah'a bu sözleri söylediğim günden beri Allah'ın doğru sözlülükle beni imtihan ettiğinden daha güzel, Müslümanlardan hiçbirini imtihan ettiğini bilmiyorum. Vallahi Rasûlullah'a bu sözleri zikrettiğim günden bugüne kadar bilerek hiç yalan konuşmadım. Geri kalan ömrümde Allah'ın beni koruyacağını umarım.

Ka'b devamla: 'Allah şu ayetlerini indirdi' dedi: 'Andolsun ki, Allah, yine Peygambere ve en zor gününde ona uyan Muhacirler'le Ensar'a, içlerinden bir kısmının kalpleri az kalsın kayacak gibi olmuşken, tevbe nasip etti de lutfedip tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, gerçekten çok şefkatli, çok bağışlayıcıdır.'

'Allah, haklarında hüküm beklenen o üç kişiyi de bağışladı. Çünkü o derece bunalmışlardı ki, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye başlamıştı, vicdanları da kendilerini sıkıntıya sokmuştu. Allah'tan kurtuluşun, ancak Allah'a sığınmakta olduğunu anlamışlardı. Sonra da Allah, onları tevbekâr olmaya muvaffak kıldı da tevbelerini kabul buyurdu. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çok çok kabul edendir, çok merhametli olandır.' (9/Tevbe, 117-118)

Ka'b şöyle devam etti: 'Vallahi Allah'ın bana lütfettiği nimetler içinde beni İslam'a hidayet ettikten sonra Rasûlullah'a, yalan söyleyip de helak olanlar durumuna düşmemekten daha büyük bir nimeti bana vermedi.' " (Buhari, Müslim.)

Tebuk seferi ile beraber Mescidi Dırar ve İbni Ubeyy'in ölümünü de bir sonraki sayıda ele alarak konumuza devam edeceğiz inşaallah…

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun' duamız ile…

Tevhid Dergisi - Özcan Yıldırım

Bu yazı toplam 531 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar