1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Tevhid Dergisi'nden Faruk Beşer Hoca'ya cevap -1-
Tevhid Dergisi'nden Faruk Beşer Hoca'ya cevap -1-

Tevhid Dergisi'nden Faruk Beşer Hoca'ya cevap -1-

Faruk Beşer Hoca'nın 29 Kasım tarihinde Yeni Şafak gazetesinde tekfir ahkamı ile alakalı kaleme aldığı yazısının üzerine Tevhid Dergisi'nden yayınlanan cevap yazısı...

A+A-

Allah’ın adıyla...

Allah’a hamd, Rasûlü’ne salât ve selam olsun.

29 Kasım tarihli Yeni Şafak gazetesinde Faruk Beşer Hoca'ya ait ‘Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler’ başlıklı bir yazı yayınlandı. Faruk Hoca Maide suresindeki 44. ayet bağlamında bazı iddialarda bulunuyor ve biz gibi inanan insanların buna verecek ilmî bir cevaplarının olmadığını belirtiyor.

İsterseniz önce Faruk Hoca’nın makalesini, sonrasında ilmî bir cevap olmasını umduğumuz ve Hoca’nın makalesinin genel bir değerlendirmesi niteliğindeki yazımızı okuyalım.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler…

"Kolay tekfircilikten söz ediyorduk.

Gelelim bu kardeşlerimizin bağlamından kopararak söz konusu ettikleri Mâide 5/44. ayeti kerimesine. Ayetin meali şöyle:

“Tevrat'ı da biz indirdik. Onda bir hidayet vardır, bir nur vardır. Yahudilerin Allah'a teslim olmuş peygamberleri onlara onunla hüküm veriyorlardı. Onların Rabbanîleri de bilgeleri de korumakla yükümlü tutuldukları o Allah'ın kitabıyla hüküm veriyorlar, onu hep göz önünde bulunduruyorlardı. O halde siz de insanlardan korkmayın benden korkun ve ayetlerimi basit bir bedel karşılığında satmayın. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridirler.” (5/Maide, 44)

Bu ayetin ve devamındaki benzer ayetlerin inişine sebep olan olay şudur:

Bir gün Yahudiler Hz. Peygamber'e gelip içlerinden bir erkekle bir kadının zina ettiklerini söylemişler ve onlara ne ceza vermeleri gerektiğini sormuşlardı. Zina edenler eşraftandı ve bu suç için Tevrat'ta zikredilen recim dışında hafif bir ceza ile kurtulmalarını bekliyorlardı. Onun için kendi hâkimlerini bırakıp Hz. Peygamber'e gelmişlerdi. Hz. Peygamber onlara Tevrat'ta bu suçun cezasının ne olduğunu sordu. Halka teşhir edilip sopa atılmalarıdır dediler. Yahudi asıllı müslüman Abdullah bin Selam, yalan söylüyorsunuz, Tevrat'ta bunların cezası recmdir dedi. Tevrat'ı getirip açtılar ve birisi eliyle recm ayetini kapadı ve sadece devamını okudu. Abdullah bin Selam, elini kaldır deyince, Abdullah doğru söylüyor demek zorunda kaldılar. Hz. Peygamber de emretti ve Tevrat'taki ceza uygulandı. (Buharî, Müslim)

Buna göre Allah'ın indirdiği ahkâmla hüküm verme imkânı bulunduğu halde onu bırakıp başka bir hüküm aramak küfürdür. Böyle bir tercih imkânı bulunmayan günümüz yöneticisinin ya da hâkiminin önünde ise iki seçenek vardır; ya hiçbir hüküm vermeyip, yönetimi de hüküm vermeyi de zaten böyle bir derdi olmayanlara bırakmak, ya da en adil hükmü buluncaya kadar mevcut kanunları adalete en yakın şekilde yorumlayıp uygulamak ve sürekli en adil olana ulaşmaya çalışmak.

Bilindiği gibi İslam hukukunun genel kurallarından birisi şudur: Salt iyi olanın yapılamadığı yerde kötülerin en hafif olanı alınır, yani “ehven-i şerreyn ihtiyar olunur”.

Söz konusu ayetin devamında iki benzer ayet daha vardır:

“Tevrat'ta Yahudilere; cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ceza uygulamalarını farz kıldık. Yaralarda da kısas vardır dedik. Ama kim kısas hakkını bağışlarsa bu onun için bir kefaret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridirler, (5/Maide, 45).

“Peşleri sıra onların çizgilerinde Meryem oğlu İsa'yı gönderdik, öncesindeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak. Ona İncil'i verdik, onda da bir hidayet vardı bir nur vardı. Öncesindeki Tevrat'ın tasdikçisi, Allah'a karşı saygılı olanlara bir rehber ve bir nur olarak, (Maide, 46).

“İncil'i alanlar da Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler dedik. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridirler, (Maide, 47).

Görüldüğü gibi ilk ayette Allah'ın hukuku söz konusudur ve onu uygulama imkânı olup da uygulamayanlara kâfir denmiştir. 45. ayette ise kısas gibi, hak sahibinin bağışlaması tavsiye edilen bir kul hakkı söz konusudur. Bunu uygulamayanlara ise kâfir değil 'zalim' denmiştir. 47. Ayette ise ahlaki hükümler içeren İncil'in uygulanmasından söz edilir ve bunları uygulamayanlar için de 'fasık' nitelemesinde bulunulur.

Şu halde Kuranı Kerim aynı sayfada üç farklı durum için üç farklı nitelemede bulunuyor. Demek ki, 'Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeme'nin hükmü her halükârda aynı değildir. O halde durumu ve şartları hesaba katmadan her yöneticiyi, her hâkim ya da avukatı tekfir etmek ancak ideolojik bir bakışın ve bilgi eksikliğinin, ya da en iyimser yorumla heyecanın sonucudur.

Böyle söyleyen insanlara sorulabilir: Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler için Kur’an’ı Kerim'de üç farklı niteleme bulunduğuna göre demek ki, bunun hükmü her yerde aynı değildir. O halde neden diğerlerini değil de özellikle o birini alıyorsunuz? Uygulayanları bir ayırıma tabi tutmadığınıza göre bu mantıkla diğerlerinden birini de rastgele alabilirdiniz? Bu soruya ilmî bir cevaplarının bulunduğunu sanmıyorum.

Ama şunu da eklemeliyiz ki, inanma ya da inanmama söz konusu olduğunda bu üç durumun her biri de küfür olabilir ve bu ayetler elbette sadece Yahudilerle ya da Hristiyanlarla ilgili değildir. Aynı hataları müslümanların yapması durumunda onlar da aynı hükmü almış olurlar.’"

(http://www.yenisafak.com/yazarlar/faruk_beser/allahin-indirdigi-ile-hukmetmeyenler-2023289)

Bir Şey Nasıl İlmî Olur?

Faruk Hoca’nın birilerinden ilmî bir cevap beklemesi için öncelikle ortaya ilmî bir red veya tez koyması gerekir. Bir şeyin nasıl ‘ilim ve ilmî’ olacağına Faruk Hoca’nın da kabul ettiği büyüklerimizin sözleri açıklık getirmiş. Onları aktarmakla başlayalım.

Abdullah ibni Ömer (r.a):

“İlim üçtür: Konuşan kitap, geçerli/devamlı sünnet ve ‘bilmiyorum’ sözüdür.” (Camiu’l Beyan el-İlim ve Fadlihi 1/753)

İmam Şafi (r.h):

“Tüm ilimler boş uğraştır, Kur’an dışında

Dinde fıkıh ve hadis bundan müstesna

İlim; ‘Allah’ dedi, Rasûlü dedi’dir.

Bunun dışındakiler şeytan vesvesesidir.”

İbni Teymiyye (r.h):

“İlim, ya masum olandan (Rasûl’den) doğrulanmış bir nakildir ya da bilinen bir delile sahip olan sözdür. Bunun dışında kalan ya sahte ve merdud ya da sahte mi gerçek mi olduğu bilinmeyen bir şeydir.” (Mecmuu’l-Fetava 13/330)

Bunun ışığında Faruk Hoca’nın iddialarını ele alacak olursak:

1. Hoca, Maide suresi 44. ayetin mealini vermiş, ardından tefsir kitaplarında zikredilen nüzul sebeplerinden birini zikretmiştir. Sonrasında bazı çıkarımlarda bulunmuştur. Açıkça söylemek gerekirse zikredilen ayet ile yapılan çıkarımlar arasında ne şer’an ne de lugat yönünden hiçbir alaka yoktur. Faruk Hoca neye dayanarak bu çıkarımlarda bulunduğunu belirtmemiştir.

‘Buna göre Allah’ın indirdiği ahkamla hüküm verme imkanı bulunduğu halde onu bırakıp başka bir hüküm aramak küfürdür’ çıkarımını örnek verebiliriz.

Ayetten böyle bir sonuç elde etmek mümkün değildir. Çünkü ayet, şart edatlarından olan  مَنْ ile başlamaktadır. Bu da umumiyet ifade eden lafızlardandır. Yani; “Her kim olursa olsun Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse” anlamına gelmektedir. Faruk Hoca, ayetin bu umumiyetini tahsis etmiştir. Umumiyet ifade eden bir nassı ancak kendi gibi bir başka nas tahsis edebilir. Oysa Faruk Hoca burada hiçbir nas zikretmemiştir.

Ayetin nüzul sebebi olarak zikredilen rivayetten bu sonucu elde etmek pek mümkün görünmüyor. Bu sadece bir yorumdur ve ayetin nüzul sebebinin, ayette var olan bir umumiyeti tahsis edemeyeceği de izahtan varestedir.

Faruk Hoca bununla yetinmeyip, hiçbir delile dayandırmadığı şahsi yorumunu günümüz yöneticilerine indirgemiş ve onların da aynı durumda olduğunu ima etmiştir. Günümüz yöneticilerinin başka bir seçeneğinin olmadığını kim söylemiştir?

Müşrikler, Allah Rasûlü’ne (sav) bazı tekliflerde bulunmuşlardı. Putlarını yerme, atalarının ateşte olduğunu iddia etme, onları akılsızlıkla suçlama gibi söylemlerini terk ettiği takdirde ona yönetici olmayı ya da onlarla beraber Daru’n-Nedve’de karar alıcılık sıfatı teklif ettiler. İsterse diktatör bir melik ya da demokrat bir meclis üyesi olabilecekti.

Bu teklifin sunulduğu ortamda insanlar başörtüsü ya da sakal sorunu yaşamıyordu. Diri diri yakılıyor, kızgın çöllere yatırılıyor, hunharca katlediliyor, aylarca yiyecek-içecek verilmeden hapsediliyorlardı.

Allah Rasûlü (sav) ‘en adil olana ulaşana dek’ bu teklifi kabul etmedi. Oysa bu teklifin kabulüyle ashabını bu cendereden kurtarabilir, davetin önündeki bazı engelleri kaldırabilirdi.

Ancak bu, gönderiliş gayesiyle taban tabana zıttı. O (sav), insanları Allah’ı birlemeye davet ediyordu. Allah’a has kılınıp, O’nun (cc) birlenmesini istediği şeylerden biri de ‘Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır’ ilkesiydi. Sözüyle insanları buna davet ederken, fiiliyle bunu yalanlayan bir parlamentoda mı yer alacaktı?

Allah Rasûlü (sav) ‘başka seçenek yok’ demedi. Taif’e gitti, Habeşistan’ı denedi, nihayetinde Allah (cc) ona Medine’yi ihsan etti.

“Başka seçenek yok” demek, nebilerin zorlu mücadele metodundan kaçıp nefse uygun olanı tercih etmektir. Ve maalesef bunun bir sınırı da bulunmamaktadır. Gün gelir başka seçenek yok diye putların başına gidilir, önlerinde saygıyla eğilinir, ona yönelik yapılan ibadete iştirak edilir ve anı defterine Ebu Cehil’in dahi söylemekten imtina edeceği şeyler yazılır.

Gün gelir, dünyada en fazla Müslüman kanı akıtan, İslam ümmetine karşı yürüttüğü savaşa Haçlı Seferleri diyen adamlara ‘en iyi dostum’ dedirtir insana.

Evet, ‘başka seçenek yok’ cümlesi tehlikelidir. Uçaklarınız Haçlı ordusu uçaklarıyla havalanır, İslam ümmetinin üzerine bomba yağdırır. Sizin fıkhınız açıktır, harici(!) dahi olsa Müslüman bir gruba karşı kafirlerle bir olup savaş veremezsiniz. Ama ‘başka seçenek yok’ gibi muhkem bir ayetiniz(!) varsa, her şey size mubahtır. Çünkü büyük hocalarınız ‘başka seçenek yoksa Allah’ın hükümleri dışında hükümlerle en adil olana ulaşana kadar hükmedebilirsiniz’ diye fetva vermiştir size. Madem bu muhkem fetvayla küfür işleyebiliyoruz, öyleyse kafirleri dost da edinebiliriz, putun karşısında saygıyla eğilebilir, faiz oranlarını düşürdük diye ekranlardan ‘Allah’a hamd da edebiliriz.’

Başka seçenekler de vardır, tercihler de... Ancak vakıanın zorluklarından kaçmak isteyen, hem dünya rahatını ve nimetlerini hem de İslamcılığı bir arada götürmek isteyenlerin başka seçeneği yoktur. Zaten dünya müstekbirleri de açıkça bunu söylemektedir; 'Ya bizim yanımızdasınız ya da karşımızda'. Yanlarında olmanın amentüsü; demokratik yollarla mücadelenin meşruiyetini kabul edip içinde yer almak, İslam beldelerini işgal eden Haçlı ordularıyla dostluk kurmak ve gerektiğinde onlara destek vermektir. Bu iki şartı birden kabul ederseniz ne âla. Aksi hâlde parlamentoda dahi olsanız terörist ilan edilirsiniz. Bir darbeyle alaşağı edilebilir, hapsedilip idam edilebilirsiniz.

Allah Rasûlü’nün (sav) bu tavrını tüm peygamberlerde görüyoruz aslında. Onlar vakıanın zorlaması karşısında başka tercih olmadığını söylememiş, Allah’ın (cc) yasaklarını çiğnememiş, en iyisini elde edinceye dek kafirlerin safında yer almamışlardır.

“Onun kavminden kibirlenenlerin ileri gelenleri şöyle dedi(ler): ‘Ya Şuayb, seni ve seninle beraber iman edenleri mutlaka ülkemizden çıkaracağız! Ya da siz mutlaka bizim milletimize (dinimize) dönersiniz.’ (Şuayb): “Şâyet biz (bunu) kerih görüyorsak da mı?” dedi. “Allah’ın, bizi ondan kurtarmasından sonra, sizin dininize dönersek Allah’a yalanla iftira etmiş oluruz. Ve Rabbimizin dilemesi hariç bizim ona(dininize) geri dönmemiz olamaz. Rabbimiz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Allah’a tevekkül ettik. 'Rabbimiz, bizim ile kavmimiz arasında 'Sen hak ile hüküm ver', sen 'hüküm verenlerin' en hayırlısısın.” (A’raf, 88-89)

Başta Allah Rasûlü olmak üzere Rasûller, Faruk Hoca’nın mantığıyla düşünmediler. ‘Ya hiçbir hüküm vermeyip, yönetimi ve hüküm vermeyi böyle bir derdi olmayanlara bırakacağız ya da en adil hükmü buluncaya kadar mevcut kanunları adalete en yakın şekilde yorumlayıp, sürekli en adil olana ulaşmaya çalışacağız.’

Kalbi Allah’ın vahyine ev sahipliği yapan, Rabblerinin gözetiminde mücadelelerine devam eden nebilerin nasıl düşündüğü ve hareket ettiği ortadadır. Ben Müslümanım diyenlerin, Allah’ın hiçbir delil indirmediği indi yorumları ve vakıanın kolaycılığına kaçan tutumları bırakıp, nebilerin metoduna tabi olmaları gerekir.

2. Faruk Hoca daha sonra bu yorumunu İslam hukukunun temel kaidelerinden biriyle desteklemeye çalışmaktadır. Başka seçeneklerinin olmadığını iddia ettiği yöneticilerin ‘Salt iyi olanın yapılamadığı yerde kötülerin en hafif olanı alınır, yani “ehven-i şerreyn ihtiyar olunur” ’ kaidesi kapsamında olduğunu söylemektedir.

Kanaatimiz şudur ki; lafzı manasına en açık delalet eden kaidelerden olmasına rağmen, anlaşılmadan kullanılan kaidelerin başında gelmektedir ehven-i şer kaidesi…

Neyin şer olduğu, hangi şerrin diğerlerinden daha az ya da fazla olduğunu belirleyecek olan İslam’dır, insanların aklı değil. Şirk ve küfür, Allah’ın (cc) yasakladıkları arasında en şerli ve mefsedeti en büyük olan şeylerdendir.

Faruk Hoca’nın yazısına konu ettiği yöneticilerin, hükmetmeye geldiklerinde işledikleri cürümler ‘şirk’ kapsamındadır. Hükmü terk edip nebilerin metoduyla dinlerine hizmet edecek olsalar, meydana gelecek mefsedetler ise en fazla, haram kapsamında olan şeylerdir.

Yukarıda kaydettiğimiz gibi ‘en adil olana ulaşıncaya dek’ işlenen cürümler putperestlik; Allah’ın helallerini yasaklayan, yasaklarını serbest kılan kanunlar yapmak; Müslümanların aleyhine İslam’a savaş açmış ordularla ittifak yapmak; küfrün öncülerini dost edinmek; gayr-ı İslamî ve ahlaki bir nizamın işlemesini sağlamak; Allah’ın diniyle alay eden, Allah’ın ahkamını küçümseyen yayınların neşrine müsaade etmek... Bilmiyorum Faruk Hoca farkında mıdır, onun oy verdiği yöneticiler zina evlerine ruhsat veriyor; bakanlıklar, fuhuş yapsın diye kadınları sağlık kontrolünden geçiriyor, o evlerin kapısına 18 yaşından(!) büyükler emniyet içinde zina yapsın diye güvenlik görevlisi atıyor...

Ben buraya bu desteğin ve yönetime gelmiş olmanın bir mefsedetini yazdım ki kalanını varın siz düşünün.

Peki hükme gelmediklerinde ne tür mefsedetler olur? Bu zihniyete sahip olanların ilk zikrettikleri bazı mefsedetleri zikredelim:

- Baş örtüsü yasaklanır.

- İmam Hatipler kapanır.

- Ekonomi kötüleşir.

- İslami kesim kamusal alanda dışlanır.

- Mazlumlar Türkiye’ye sığındığında sahiplenilmez…

Bu ve benzeri mefsedetlerin olmaması ve ortadan kaldırılmış olması genel anlamda elbette güzeldir ve takdire şayandır. Ancak konu, bu icraatların iyi icraatlar olup-olmaması değil, şirk olan bir mefsedetin yapılmasına ‘olur verecek’ olup-olmamasıdır.

Hükme gelindiğinde işlenen mefsedetlerle, hüküm terk edildiğinde meydana gelecek mefsedetler karşılaştırıldığında bugün yapılanın ehven-i şer olduğunu söylemek mümkün değildir.

Çünkü yapılanlar, bu kaidenin mizanından geçirilecekse var olanın tam tersi bir durumun olması gerekmektedir. Bu yol bırakıldığında kendisinden korkulan şeyler haram kapsamında; bu yolla işlenen cürümler küfür kapsamında olan şeylerdir. Şeriatın yasakladığı şerler küfür, haram, mekruh olarak sıralandığına göre; küfür, ehven olan değil; eşed (en şiddetli) olandır.

Öyleyse bu durumda terk edilmesi gereken küfür; küfrün şerrinden kaçınmak için kabul edilmesi gereken de haramlardır.

Bu kaideyi dillerinden düşürmeyenler, bu kaideye inanıyorsa ve ölçüler ters dönmemişse olması gereken bellidir.

3. Faruk Hoca’nın son iddiası ise ilmî cevap verilemeyeceğini düşündüğü meseledir.

Allah (cc) aynı sayfada Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler için üç ayrı nitelemede bulunmuştur. Kafir, zalim ve fasık... Buna binaen yönetici ya da hakimleri kafir diye nitelemek ideolojik bir bakış, bilgi eksikliği, en iyimser ifadeyle heyecanın sonucudur.

Üç ayrı nitelemenin açıklamasını şöyle yapıyor Faruk Hoca:

‘Görüldüğü gibi ilk ayette Allah’ın hukuku söz konusudur. Ve onu uygulama imkanı olup da uygulamayanlara kafir denmiştir. 45. ayette kısas gibi, hak sahibinin bağışlaması tavsiye edilen bir kul hakkı söz konusudur. Bunu uygulamayanlara kafir değil zalim denmiştir. 47. ayette ise ahlaki hükümler içeren İncil’in uygulanmasından söz edilir ve bunları uygulamayanlar için de fasık nitelemesinde bulunulur. Şu halde Kur’an aynı sayfada üç farklı durum için üç farklı nitelemede bulunuyor. Demek ki Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemenin hükmü aynı değildir.’

Geçmiş ulemanın ve tefsirde görüşlerine müracaat edilen imamların ayetler hakkında söylediklerine bakıp Faruk Hoca’nın söyledikleri ile karşılaştırma yapalım.

Konu hakkında görüşleri toparlayan İbnu’l Cevzi (r.h) Zadu’l Mesir tefsirinde beş görüş olduğunu söylemektedir:

a) Bu üç ayet de Yahudiler hakkında inmiştir. İbn Abbas ve Katade’den nakledilmiştir.

b) Müslümanlar hakkında indirilmiştir. Said bin Cubeyr İbn Abbas’tan nakletmiştir.

c) Bu ümmet ve Yahudiler hakkında umumidir. İbni Mesud, Hasan, Nehai ve Suddi’den nakledilmiştir.

d) Yahudi ve Hristiyanlar hakkında indirilmiştir. Ebu Miclez’den nakledilmiştir.

f) ‘Kafirler’ ifadesi Müslümanlar; ‘zalimler’ ifadesi Yahudiler; ‘fasıklar’ ifadesi Hristiyanlar hakkında inmiştir. Şa’bi’den nakledilmiştir.

Faruk Hoca’nın asıl sorunu ise; Kur’an ayetlerini açıklamaya çalışırken Kur’an ıstılahının dışına çekmesi, lugavî ve fukahanın Kur’an’dan sonra oluşturduğu ıstılahla ayetleri yorumlamasıdır.

Kur’an’ın ‘fasık’ ve ‘zalim’ kavramını kullanmada kendine has bir üslubu vardır:

Muhatap kitle müşrikler, ehli kitap ya da münafıklarsa, bu lafızlar kafirle eş anlamlı olarak kullanılır. Kur’an, en büyük zulüm olan ‘şirk’ e işaret etmesi için ‘zalim’; en büyük sınır dışına çıkma olan ‘fısk’a işaret etmesi için ‘fasık’ der.

Müslümanlar için kullanıldığında ise kafirle eş anlamlı olarak kullanıldığı gibi, günahkar Müslüman anlamında da kullanılabilir. Bu ayrıma delalet eden ayetleri inceleyelim:

İslam milletinden olmayanlar için kullanımına örnek:

“… Kafirler, zalimlerin ta kendileridir.” (2/Bakara, 254)

“… Allah, zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez.” (9/Tevbe, 109)

“… Allah’ı zalimlerin yaptığından habersiz sanma” (14/İbrahim, 42)

[Örnekler için ayrıca bakınız: Bakara, 51; Âl-i İmran, 94; En'am, 21; En'am, 93; Meryem, 38; Nur, 50.]

Müslümanlara hitap eden ayetlerde kafirle eş anlamlı kullanılabileceği gibi masiyet anlamında da kullanılır. Dinden çıkaran ‘küfür’ ve ‘şirk’ anlamında kullanımına örnek;

“İman edip imanlarına zulüm/şirk bulaştırmayanlar var ya; işte hidayet onlaradır” (6/En’am, 82)

“… Ey oğlum, Allah’a şirk koşma şüphesiz şirk; büyük bir zulümdür.” (31/Lokman, 13)

“Allah’tan başka sana fayda ve zarar vermeyen şeylere dua etme. Bundan sonra eğer öyle yaparsan, o zaman sen mutlaka zalimlerden olursun.” (10/Yunus, 106)

Müslümanlara hitaben ‘masiyet’ anlamında da kullanılabilir;

“İkiniz o ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” (2/Bakara, 35)

“Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim. Ben zalimlerden oldum.” (21/Enbiya, 87)

‘Fasık’ lafzı da böyledir. İslam milletinden olmayanlar için ‘kafir’ anlamında, imanın karşılığı olarak kullanılmıştır:

“… Ehli kitaptan iman edenler olmakla birlikte onların çoğu fasıktırlar.” (3/Âli-İmran, 110)

“Mümin kimse fasık kimse gibi midir? Bunlar eşit olmazlar.” (32/Secde, 18)

“Münafıklar fasıkların ta kendisidir.” (9/Tevbe, 67)

[Bknz: Bakara, 99; Maide, 59; Tevbe, 8; Nur, 55.]

Müminler için ise ‘günahkar’ anlamında:

“İffetli kadınlara zina iftirasında bulunan ve dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Sonra ebediyyen şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir.” (24/Nur, 4)

Maide suresindeki ayetler, Yahudi ve Hristiyanları ilgilendiren Tevrat ve İncil ahkamından bahsetmektedir. Öyleyse Kur’an’ın ıstılahına göre buradaki fısk, kafirle eş anlamlıdır.

Faruk Hoca veya bu düşüncede olanlar sorabilir: Madem bu üç sınıf da kafirdir, neden Allah onları ayrı sıfatlarla nitelemiştir? Kafirlerin sınıf sınıf olduğu malumdur. Allah’a şirk koşmada ve atalar dinine tabi olmada Ebu Cehil ve Ebu Talib aynı sıfata sahipken, Müslümanlara düşmanlık ve yardımcı olma hususunda farklı vadidedirler. Kur’an bu noktada müşrikler ile Yahudiler ve Hristiyanları dahi ayrı ayrı ele almıştır. Öyleyse dinî olarak kafir olan toplulukların farklı sıfatlarla nitelendirilmeleri, içinde bulundukları vakıadaki özel durum sebebiyle ya da her sıfatın onların suçlarının bir yönünü açığa çıkarması için olabilir. Kur’an’da bu yöntem çok yerde kullanılmıştır.

Tevbe suresi 1. ve 19. ayetler arası incelendiğinde bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Müşriklere bir ültimatom, müminlere ise savaş ahkamını öğreten bu pasajda Allah (cc) 1. ayette “Allah kafirleri rüsvay edendir” buyurur. 5. ayette “Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız…” demiş, 8. ayette “… Onların çoğu fasıklardır”, 19. ayette “Allah zalimleri hidayete erdirmez” buyurmuştur.

Kafir, müşrik, fasık ve zalim... Muhatap kitle tek olmasına rağmen Allah (cc) onları dört ayrı sıfatla anmıştır. Biri çıkıp, biz Allah’a şirk koşanların hepsine müşrik/kafir diyemeyiz, Allah (cc) onları aynı yerde dört ayrı sıfatla anıyor diyecek olsa buna Faruk Hoca’nın vereceği cevap ne ise kendi iddiasının cevabı da odur.

Benzer bir kullanım ehli kitap için Bakara suresi 92-99. ayetlerde de görülecektir.

“Ve andolsun ki, Musa size beyyineler (açık deliller) ile geldi. Sonra siz onun ardından buzağıyı (ilâh) edindiniz ve siz zalimlersiniz.” (2/Bakara, 92)

“Ve andolsun ki sana apaçık ayetler indirdik. Ve bunları fâsıklardan başka kimse inkâr etmez.” (2/Bakara, 99)

Ehli kitab’a buzağıyı ilah edinmeleri nedeniyle ‘fasıklar’ denmiş, Cibril’le ilgili ahkamı inkarları sebebiyle de ‘zalimler’ denmiştir.

Şunu da belirtmekte fayda vardır:

Yazıya konu olan bu üç ayetle alakalı olarak tarih boyunca çok ciddi tartışmalar olmuştur. İlgililerin malumu olan bu tartışmalar, bir yorumlama faaliyetine dönüşmüştür. Ayet hakkında onca fikir serdedilmesine rağmen hükmetme imkanı olup da hükmetmeyenler kafir, bu imkana sahip olmayanların ………. (Faruk Hoca bir şey dememiş) olduğuna dair görüşü biz ilk defa duyuyoruz. Faruk Hoca bu tafsilatı geçmiş ulemaya mı dayandırıyor yoksa ayetle ilgili şahsi görüşü müdür?

Şayet bu, Hoca’nın şahsi içtihadıysa bunu hangi usullere dayandırarak yapmıştır? Ayetlerin hükmünü tahsis veya takyid eden bir nassa mı ulaşmıştır? Kafir, zalim ve fasık kavramını açıklarken Kur’an ıstılahının dışına çıkmasının nedeni nedir? Bizim bilmediğimiz bir bilgiye mi sahiptir Hoca?

Şayet Hoca bu görüşlerini geçmiş ulemadan birilerine dayandırıyorsa, onca görüş arasından bu görüşü seçmesinin sebepleri nelerdir?

Hoca’nın belirlediği bu tafsilat; mevcut yöneticilerin İslam dinine taban tabana zıt farklı uygulamaları için de geçerli midir? Örneğin şöyle düşünebilir miyiz: ‘Tevhidi tam yaşayıp dini Allah’a halis kılarak O’na kulluk edene dek, en iyi puta tapmayı aramalı, içinde en az şirk olan törenlere katılınılmalıdır.’

Ya da ‘İslam birliği kuruluncaya dek en az haçlı olan ordu bulunmalı, en az bomba atıp en az Müslüman öldüren uçaklarla koalisyonlara katılınılmalıdır.’

Ya da ‘İslam’a en uygun sistem kurulana dek  Allah’ın diniyle en az dalga geçen, içinde en az küfür cümleleri olan, insanları modern hayata en az özendiren film ve dizilere müsaade etmeli.’

Ya da ‘İffetli bir toplum oluncaya dek, sağlık bakanlığı iffete en yakın olan kadınlara fuhuş ruhsatı vermeli…’

Ya da ‘İslam’ın ekonomisi kuruluncaya kadar, Allah’a (cc) karşı en az harp ilan edeceğimiz bankalarla iş görmeli...’

Bu temenniler böylece uzayıp gider. Mevcut sistemlerde yöneticilik yapanların kaçınmasının mümkün olmadığı bu tip durumlarda aynı kaide veya tafsilat geçerli midir?

Makalenin ana konusu olan Maide suresindeki 44, 45 ve 47. ayetler dışında bir soru yöneltmek istiyoruz Faruk Hoca’ya. 29 Kasım tarihli makalenizin girişinde bir önceki yazınıza atıf yaparak ‘kolay tekfircilikten söz ediyorduk’ diyorsunuz. Son zamanlarda gerek yazdığınız gazetede, gerek size yakın çizgide olan yazarlardan ‘Falancaların’ İslam’la hiçbir alakası yoktur’ tarzında sözler işitiyoruz. Acaba bunlar da ‘kolay tekfircilik’ kapsamında mıdır?

Yahut buna sinsi/gizli tekfircilik mi demeliyiz? Tekfirci kardeşlerinize nasihatte bulunduğunuz gibi bu ‘kardeşlerinize de’ nasihat etmeyi düşünüyor musunuz?

Ya da faaliyetleri ayakta alkışlanan bir cemaatin, iktidarla arası bozulduktan sonra aynı faaliyetleri ve yıllardır var olan inançları yeni keşfedilmiş gibi, tekfir lafzı kullanılmadan tekfirin en âlasıyla tekfir edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rabbimizden sizin için ve kendimiz için hidayet talep ediyor, hakkı hak olarak gösterip ittibaya müyesser kılmasını temenni ediyoruz.

Devam edecek...

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
    İlgili Haberler