1. YAZARLAR

  2. Özcan Yıldırım

  3. Zindan... Yatış mı? Diriliş mi?
Özcan Yıldırım

Özcan Yıldırım

Tevhid Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Zindan... Yatış mı? Diriliş mi?

A+A-

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun...

Zindan, cezaevi veya hapishane denilince hemen akıllara ve dillere düşen bir kavram beliriyor: Yatmak! İnsanın bol vaktinin olması, cezaevini dinlence mekanı hâline getirmesi, dünyanın meşgalesi ve keşmekeşinden kurtulması olarak addedilir cezaevi...

Aslında en çok çalışılan bir mekan, vaktin bulunamayışı, uykusuzluğun ibreleri zorladığı bir mekan olmalıdır, diyebiliyoruz ve birbirimize nasihat ediyoruz. Fakat hakiki nazarla bakıldığında tevhid ehlinin yüzyüze kaldığı bu imtihanda söylenilen gerçekleşiyor mu? Yoksa bu, ağırlaştırılmış müebbet ile harflere hapsedilen bir mesele olarak mı kalıyor?

Şurası bir gerçektir ki, zindan manevi yönden değerlendirilmesi gereken en güzel mekandır. Zira insan, tabiatı gereği zor anlarında Allah'a iltica eder. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Zindan da işte tam bu noktada insanı Allah'a yaklaştıran bir pozisyonda durmaktadır.

"İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yatarken otururken veya ayakta iken bize yalvarır." (10/Yunus, 12)

Allah'a yaklaşmak... Dünya ile hemhal olup fıtratı başkalaşan insanlar için harflerin terkibinden oluşan, yabancı bir kelimeden öteye geçmeyen, sıkıntı anında kör karanlıkları dahi aydınlatan, yürekleri sendeleyen ve yıldırım gibi zihinlere düşen bir mefhum...

Zindan, bedensel zevklerin ve heveslerin kısıtlandığı bir mekandır. Dışarıda nefsin her türlü isteğini yerine getirebilen kişi, bu dar mekanların kısıtlı koşullarında aynı nefsî tatminleri yerine getirmeye pek bir imkan bulamamaktadır.

Kişi şehvetten uzaktır, paradan uzaktır, midesini alıştırdığı leziz olan her şeyden uzaktır. Kısacası kişiyi Allah'tan subhanehu ve teâlâ uzaklaştıran her çeşit maddeden uzaktır. Dünyaya şöyle bir bakıldığında, insanı en çok Allah'tan uzaklaştıran, Allah'ın insanın fıtratına sevdirdiği şu hususların hepsinden uzaktır:

"Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, nişanlı güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır." (3/Âl-i İmran, 14)

Artık insanı dünyada çepeçevre kuşatan şehvet ve lezzet, kalın duvar ve soğuk demirlerin ötesinde kalmıştır. Kişi bundan dolayı da El-Vedud olan Allah'a subhanehu ve teâlâ yönelmeye başlar...

Aslında bu durum, dışarıda nefsinin kölesi olan, şehvetinin ve lezzetinin esaretinde kalan insanın prangalarını kırması için bir fırsattır. Dışarıda daima kırmaya çalıştığı bu kuşatmayı, artık etrafını saran duvar ve demirden edindiği silahıyla kırma imkanı elde etmiştir.

İslam davasında kalıcı bir iz bırakanlara bakıldığında birçoğu bu imtihan ile karşı karşıya kalmıştır. Allah'ı tesbih edip, bizi hayretler içerisinde bırakan, imanımıza iman katan bir çok cümlenin de bu mekanlardan sadır olduğunu görmekteyiz.

Tıpkı tohumun, toprağın karanlıklarına gömülüp de orada patladığı bir zemine kavuşması ve El-Hâyy olanın o karanlıklarda ona hayat vermesi gibi... Unutulmamalıdır ki bu Rabbani dava, gücünü zindan tarlalarından alır!

Zindan ehli, kendisi içi anbean yazılan ecirleri, Rabbani bir dava uğruna buraları aşındırdığı bilincini aklından çıkarmamalıdır. Şeytan onu türlü oyunlarla bu ecirden, Rabbani davanın cefakarı olma şerefinden mahrum etmeye çalışacaktır. Ardında bıraktığı ailesini ve dünyaya taalluk eden bütün şeyleri aklına zerk edecek, hayal dünyasına daldıracak, yaptığı hataları bir film şeridi gibi gözü önüne getirecek ve ye's/ümitsizlik ve nedamet/pişmanlık denizinde kendisini bulacaktır. Rahmanî devalara sarılmadan, şeytanı bol olan bu denizde yüzmeye çalışmak da insanı bir mengenenin içerisine alacaktır.

Kişinin imanını arttıran, böylece o darlığı geniş, sıkıcılığı müreffeh kılan bir kaç husus üzerinde durmak, yararlı olacaktır.

Vakti Maden Gibi İşle!

Şurası bir gerçektir ki, içeride veya dışarıda olsun her bir kişi için vakit herkesin işleyemeyeceği bir madendir. Zamanı yaratan ve bizlere bunun içerisinde bir çok fırsat veren Allah'ın subhanehu ve teâlâ bunun üzerine yemin etmesi, zamanın değerinin farklı olduğunu göstermektedir.

"Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır." (103/Asr Suresi, 1-3)

"İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlardan habersizdir: Sağlık ve boş zamana sahip olmak." (Buharî)

İbni Mesud radıyallahu anh şöyle der:

"Herhangi bir amel işlemediğim gün, güneş batarken pişman olduğum kadar hiçbir şeye pişman olmadım. Çünkü o gün geçti, fakat ben amelimi arttıramadım."

İnsanın gafil olduğu iki hususu Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ne de güzel özetlemiş, sahabe de bunu ne güzel anlamıştır. Hayata bakalım... En çok gafil olunan hususlardan bir tanesi zaman değil mi? İnsanın beynini kelepçelediği, zihnindeki parıltıları söndürdüğü, teknolojinin çığ gibi büyüdüğü bir dönemde adeta bir zombi gibi kendini kaybettiği, elindeki zaman gibi hazır sermayeyi bir tüketici çılgını gibi tükettiğine şahit oluyoruz. Allah'ın bizlere basiret vermesini temenni ediyoruz...

Selef, insanın vaktini bu denli harcamaya müsait olmadığı, vakit hırsızlarının, beyni zaptetmeye çalışanların azlığına rağmen vakte verdikleri değeri paha biçilmez sayardı.

Hasan El-Basri rahimehullah der ki: 'Öyle insanlara yetiştim ki, onların gözünde zaman paradan çok daha değerliydi.' (Şerhu's Sünne, Beğavi, 14/225.)

Hasan El-Basri'nin rahimehullah Ömer b. Abdulaziz'e yazdığı mektubun bir kısmı selefin bu konudaki hassasiyetini ortaya koymaktadır:

"Dünya nedir sana söyleyeyim mi: İki an arasında bir an. Bir an geçmiştir, öbür an da gelecek. Bir de şimdi içinde olduğun an... Geçmiş ve gelecek olanın ne keyfinde bir lezzet kalmıştır ne de kederinde bir elem. Dünyada varın yoğun o içinde bulunduğun andır ve işte o an seni kandırıp, cennetten alıkoymak ve cehenneme sürüklemek için aldatır. İyi düşünürsen; günün, sana geçici olarak gelen bir misafir gibidir. Onu iyi ağırlarsan senden memnun kalır, senin için güzel şahitlikte bulunur. Eğer iyi ağırlamazsan senin aleyhine olur. İki gün birbirinin kardeşi gibidir. Biri seni ziyaret etti diyelim ve sen ona iyi davranmadın. Öbürü gelir ve der ki: 'Kardeşimin arkasından ben geldim. Eğer beni iyi ağırlarsan kardeşime olan kötü hareketlerin bağışlanır. Buradan ayrılan kardeşimin arkasından ben geldiğimde, eğer uyanık biriysen evvelki kaçan fırsatı şimdi değerlendirirsin. Bu, sana kalmış. İki fırsatı birden heba edersen, o ikisinin senin aleyhine şahitlikleriyle helak olmaktan nasıl kurtulacaksın? Ömründen geri kalanı ne para ile ne de fidye ile telafi edebilirsin. Bütün dünya bir araya gelse ömründen geri kalana bir gün ekleyemezler. Öyleyse ömür sermayenden olan bu gününü hakkını vererek harca. Ömrüm hakkı için, kabirdekilere: 'Dünya başından sonuna çocuğuna mı verilsin?' diye sorulsa, o tek günü seçerdi. Bu seçimi o gün çok bir şey yapacağından değil, o güne olan tazim ve iştiyakından yapardı. Hatta o günden bir saat bile ona verilse kabul edip, diğer saatlerin başkasına verilmesine razı olurdu. Bir kelime söyleme fırsatı verilse onu bile isterdi. Gününü nefsin için iyi kullan. Kıyamet gününe hazırlan. Ağzından çıkacak sözlere dikkat et. Ölüm sarhoşluğu geldiğindeki hasret ve pişmanlık duygusundan sakın. O sözlerin senin aleyhine ahirette delil olmayacağından hiç emin olma. Allah bize öğütten faydalanmayı nasip etsin. Sana da bana da hüsn-ü hatime versin." (Hilyetu'l Evliya, 2/139.)

Yine Hasan El-Basri der ki: 'Ey Ademoğlu! Sen günlerden ibaretsin. Her bir gün geçtikçe senden bir parça kesilir.' (Siyer-i A'lamu'n Nubelâ, 4/585.)

 Zindan, insanı meşgul eden alanların kısıtlı olması hasebiyle vaktin adeta maden gibi olduğu bir yerdir. Selim kalpli, hayatında bir hedefi olup ona gözünü dikmiş bir kimse, bu madeni işlemenin ve istifade etmenin, bir lahzasını dahi kaçırmamanın yollarını ararken, başıboş, hedefsiz sadece yaşamak için yaşayan, anlık plan ve düşüncelerin peşinden giden bir kimse ise, bu vakti geçirmenin, cezanın veya tutukluluk günlerinin bitiminin hesabına düşer. Biri, böyle bir nimeti nasıl değerlendirip İslam'a nasıl daha faydalı olabilirim derdine düşerken, diğeri ise aile özlemiyle bir günü daha hızlı devirmenin hesabı içerisindedir.

Zindanı dar mekan olmaktan çıkaran en önemli husus ise, insanın vakti programlamasıdır. Vakti programlamadan kastımız, tek bir yöne yönelik değil, tüm yönleri ile programlamaktır. Örneğin, sadece kitap okuma, Kur'an tilaveti ve ezber gibi ilmi çalışmalar değil, insanın dünya ve ahiretine fayda sağlayacak hususları da programa dahil etmesi, zindanın kasvetini bir nebze de olsa götürecektir.

Dışarıda iken yapılamayan ilmi ve fikri çalışmalar, insanın kendisini geliştirmesine yönelik herhangi bir çalışma için zindan, kişi için bulunmaz bir fırsattır. Hatta insanın fehmi -Allah'ın izni ile- imanını inficar ettiren bu dar mekanlarda daha da genişlediği için; bu mekanlarda Allah'ın kelamını anlamaya, idrak etmeye öncelik vermelidir. Kuran'a yönelik program yapmak öncelikli olmalıdır. Ezber, meal ve manalar üzerinde tefekkür etmek, tefsir okumaları yapmak bunlardan bazılarıdır.

Cezaevlerindeki 'Yol Kesiciler'

Cezaevlerinde bu konuda insana engel olan ve hikmetli alimlerin 'yol kesiciler' olarak tanımladığı birçok şey mevcuttur. Bunlardan birisi televizyondur. E veya T Tipi cezaevlerinde koğuşa girildiğinde başköşede duran bu put, F Tipi cezaevlerinde odaya girer girmez gardiyanlar tarafından içeriye 'al buna bak da bizle uğraşacak veya tefekkür edecek vakit bulamayasın' derecesine sokulan bir yolkesici olmuştur. Müslüman bir kimse müzik ve kadının cirit attığı bu aleti içeriye dahi sokmamalıdır.

Bundan daha ziyade parmak basmamız gereken ise, kişilerin geçmişe dair veya hayali olan muhabbetleri uzun uzadıya konuşmalarıdır. En çok yol kesenlerden bir tanesi de insanların geçmişe veya geleceğe dair muhabbetleridir. Ses tellerini ve dilleri dahi aşındıran bu vakit törpüsü, cezaevinde en etkili şekilde vakti alıp götürmektedir.

Bu meselede koğuş tipi olan cezaevleri (E, T tipi gibi) ile tecrit tipi olan (F tipi) cezaevleri arasında uçurum bulunmaktadır. E Tipi cezaevleri, bir insanın hiçbir şey yapmasa da çok hızlı bir şekilde elinden vakit sermayesinin gittiği bir yerdir. E Tipi cezaevinde İslami davaya dair hedefleri olan, vakti sermaye bilincinde değerlendiren insanların yokluğu demek, buraların tamamen 'cezaevinde yatış' olarak değerlendirilmesi demektir. Hele ki kalabalık bir ortam ise... Birisi alt katta çay kaşığını tıngırdatırken, diğeri hararetli şekilde fıkhın en derin mevzularını tartışmakta, bir diğeri hayat hikayesini gerilim romanı gibi anlatırken, başka birisi 'volta cezanın törpüsüdür' deyip voltanın hararetine marşları eklemiştir... Böyle bir ortamda ya orada onlara katılıp ve her birine yarım saatinizi verip, bir güne daha veda edeceksiniz ya da koğuşun sakin yerlerinde ve zamanlarında vaktinizi tüm zorluklarına rağmen değerlendiremeye çalışacaksınız.

F tiplerinde ise durum tam zıddıdır. Sessizliğin insan hassasiyetini arttırdığı, artık küçük bir sese dahi tahammül edemez hâle getiren bir ortamdır. Burada insan, vakti istediği gibi değerlendirme fırsatına sahiptir. Fakat azami üç kişi kalınan bu ortamda da şeytan yanımızdaki kardeşlerimiz üzerinden bizlere türlü desiselerini oynayabilmektedir. Ya onunla dışarıda gülüp geçilecek olan en küçük problemi gözümüzde büyütecek ya da vaktimizi onunla rahmani bir şekilde değerlendirmememizi sağlayacaktır.

Şeytana Pay Bırakma!

Vakti boş geçirmemekten kastımız, illa ki ilmi bir çalışma demek değildir. İnsana dünya ve ahirette fayda verecek herhangi bir çalışma olabilir. Dünyaya dair bir çalışma, kişinin kendisini geliştirmesi dahi olsa bunlar da programa eklenmelidir.

Abdullah b. Mesud radıyallahu anh ne güzel söylemiştir:

"Kişinin ne dünya ne de ahiret işiyle meşgul olmadan boş oturmasını doğru bulmam." (Siyer-i A'lamu'n Nubelâ, 1/496.)

Kişi bir yeteneğe sahip olmak veya dışarıya çıktığında Müslümanlara faydalı olacağı bir iş için yoğunlaşabilir. Cezaevleri bunlar için bulunmaz bir fırsattır. Herkes kendisinin meyyal olduğu, severek yaptığı bir işi burada çokça tecrübe edinebilir.

E tipinde kaldığımız dönemde bir kardeşimiz vardı. Allah kendisine rahmet etsin. Bazıları kitap okumaya zorluyordu kendisini. O ise, kitap okumayı hiç sevmezdi. Kendisine yapılan tüm psikolojik baskıların ardından eline 'On dakikada neler yapabilirsin?' isimli kitabı almıştı. Kitabı kendisinin deyimiyle 'ikrah altında' bitirince ne sevebildi ne de bir daha eline kitap alabildi. Aslında bu kardeşimizin kendi uzmanlık alanı belliydi. Uzmanı olduğu alanda insanlara verdiği dünyevi bir ilmi aktarırken büyük bir haz ile anlatıyor, en girift bir mesele de olsa tüm bildiklerini karşı tarafa sade ve anlaşılır bir şekilde aktarabiliyordu.

Hülasa, herkes sevdiği bir alanı tercih eder ve yapacağı ilmi çalışmaların yanına bunları da dahil ederse, hem kendisine faydalı bir şeyi daha öğrenmiş olur hem de şeytana kapı aralayacak az vakti de doldurmuş olur.

Sana Takdir Edilen Kadar Kalacaksın!

Maalesef, birçoğumuzun düştüğü en büyük hata, insanın mahkeme sürecini kendi sürmanşetinden her gün gündem etmesidir. 'Şu kardeş şöyle ifade vermiş', 'Savcı ona şu şekilde söylemiş', 'Allahu âlem bu ay iddianame çıkar', 'Mahkemede şu şu kişileri bırakırlar' vb...

Kırıntı ve belirsiz bir haberin dışarıdan aktarımı ile koğuşun gündemi bir anda mahkeme süreci ile ilgili oluyor. Hele ki buna eskiye dair mahkeme süreci geçirmiş biri varsa, bilgiler harmanlanır, kıyaslamalar yapılır, koğuşta adeta haber kritik programlarına taş çıkartan bir hava estirilir... Sadece bir şey unutulur: Allah'ın Kaderi...

Allah subhanehu ve teâlâ Levh-i Mahfuz'da kişiye neyi takdir etmişse, kişi onu bir saat ne eksik ne de fazla yatacaktır. İster mahkeme değişsin, ister mahkeme heyeti değişsin, ister devrim olsun. Zindandan çıkmak yazılmış ise, o dört duvar yıkılır kişi yine de çıkar.

Yıllar öncesinde(Temmuz 2005) Bagram Hapishanesi'nden kaçan dört mücahidin nasıl kaçtıklarını anlatan bir video izlemiştim. Eski bir Sovyet hava üssü olan Bagram kompleksi, yüzlerce asker tarafından korunuyor. Yüksek duvarlara, dikenli tellere ve gözlem projektörlerine sahip olan kompleksin iki ana giriş kapısından birinde Afgan askerleri, diğerinde Amerikan askerleri bekliyor. O ana kadar hiç kimse de kaçabilmiş değil. Bu mücahidler gece rüya görüyorlar ve kaçma girişimde bulunmak için karar alıyorlar. Yüreklerinde en büyük silah olan dua ile kilitli demir kapıların hepsi eliyle ittikleri anda açılıyor ve herkesin gözleri önünde kaçıyorlar ve videoda başlarından geçen olayları tek tek anlatıyorlardı...(Söz konusu video şu anda hala video paylaşım sitelerinde mevcuttur. İzlemek isteyenler şu linke bakabilirler: http://www.youtube.com/watch?v=hIM52_kqaE8)

Allah subhanehu ve teâlâ dilediği zaman onu ne boyları aşan duvarlar ve üzerindeki teller ne de en modern teknoloji ile donanmış(!) askerler durdurabilir.

"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır." (6/En'am, 59)

O kafirlerin yığınla hazırladığı dosyalar, sana dair kurduğu komplolar sadece Âlemlerin Rabbi olanın "Ol!" demesine bakar. Zerrelere hükmeden Allah, mahkeme ve mahkeme başkanının kalbine ve diline mi hükmedemeyecek?

Bu yüzden insanın bu mekanlarda şeytanın telkinleri ile en çok unuttuğu da Allah'ın kaderi, bu kadere teslimiyet ve Allah'a tevekkül etme vb. hususlardır.

"Yararına olan şeyde hırslı ol. Allah'tan yardım dile ve aciz olma! Sana bir şey isabet ederse 'Keşke şöyle yapsaydım deme'. Fakat 'Allah'ın takdiri, ne dilediyse onu yaptı' de. Çünkü 'keşke' şeytanın ameline yol açar." (Müslim)

Umuyoruz ki bu değerli sayı ile beraber cezaevleri konusunda şuurumuz Allah'ın istediği bir düzeye gelir, zindana bir yatış değil, bir diriliş vesilesi olarak bakmaya başlarız.

Allah subhanehu ve teâlâ Müslüman kardeşlerimizi cezaevlerinden kendilerine hayırlı olacak şekilde kurtarsın. Onlara ve ailelerinin üzerine sabır yağdırsın. Onların bu yolda ayaklarını sabit kılsın.

'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' duamız ile...

Bu yazı toplam 4906 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar